• Avrupa Birliği ve Türkiye

    KİTABIN ÖZETİ :
    1. AVRUPA’DA BİR BİRLİK YARATILMASI FİKRİNİN NEDENLERİ :
    Avrupa’da bir birlik yaratma düşüncesi, bu kıtada milli devletlerin ortaya çıkmasıyla eş zamanlıdır. Kıta Avrupa’sındaki ülkelerin kendi aralarında imzalanan antlaşmalarında Avrupa’da bir birlik kurma düşüncesi gündeme gelmiştir. Bu konudaki çabalar 18 nci YY. sonuna doğru sanayileşme devriminin başlamasıyla artan pazar arayışlarıyla hız kazanmıştır. Bu amaçla 1886 yılında Fransa ile İngiltere bir ticaret antlaşması imzalayarak bu konuda ilk adımı atmışlardır.
    2. AVRUPA’DA İLK EKONOMİK BİRLEŞME (BENELÜKS) :
    Benelüks olarak bilinen ve 18 Temmuz 1932 tarihinde Hollanda, Belçika ve Lüksemburg arasında imzalanan Ouchy Sözleşmesi, yaratılan ilk ekonomik birleşme olması açısından çok önemlidir.
    3. AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNUN KURULUŞU :
    Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruluş aşamasında Avrupalı ülkeler arasında önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi İngiltere ve Fransa arasındaki yeni ekonomik birleşmenin derecesidir. Diğer ülkeler bu birleşmenin bu kadar büyük derecede olmasını istemiyorlardı. AET’nin kurulmasından sonrada İngiltere bütün Avrupa’yı kapsayacak bir serbest ticaret bölgesinin yaratılmasını, buna AET’nin tek birim, diğer ülkelerin de kendi başına topluluğa katılmalarını önermiştir. Fakat bu teklif Fransa tarafından reddedilmiştir. Çünkü Fransa Avrupa’da sıkı bir işbirliğine yönelik bir birlik istemekteydi. Bütün bu gelişmeler üzerine İngiltere AET’ye rakip olacak bir kuruluşa girmeyen Avrupalı ülkeler ile Avrupa Serbest Ticaret Bölgesini kurmuştur.
    4. AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNUN GENİŞLEMESİ :
    a. Birinci genişleme : İngiltere, İrlanda, Danimarka (1973)
    b. İkinci genişleme : Yunanistan (1981)
    c. Üçüncü genişleme : İspanya (1986)
    d. İki Almanya’nın birleşmesi ve birliğin Facto olarak genişlemesi (1990)
    e. Dördüncü genişleme : Avusturya, İsveç ve Finlandiya (1995)
    Diğer tam üyelik başvuruları : Türkiye, Fas, Kıbrıs, Malta, İsviçre ve Norveç’tir.
    5. AVRUPA TOPLULUĞUNUN AMAÇLARI :
    Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Roma Antlaşmasının 2 nci Maddesinde AET amaçları şu şekilde özetlenmiştir : Topluluğun görevi bir ortak pazarın kurulması ve üye devletlerin ekonomik politikalarının zamanla yaklaştırılması yoluyla, topluluğun tümü içinde ekonomik etkinliklerin uyumlu olarak gelişmesini, sürekli ve dengeli yayılmasını, istikrarın artmasını, birleştirdiği devletler arasındaki işbirliğinin genişletilmesini sağlamaktadır. Topluluğun etkinliğini artırmak için aşağıdaki hususların yerine getirilmesi gerekli görülmüştür.
    a. Üye devletler arasında malların giriş ve çıkışlarında gümrük tarifelerinin, miktar kısıtlamalarının kaldırılması,
    b. Üçüncü ülkelere karşı ortak gümrük ve ticaret politikalarının belirlenmesi,
    c. Tarım sektöründe ortak politika,

    d. Ulaşım alanında ortak politika,
    e. Milli mevzuatların birbirlerine yaklaştırılmalarını sağlamak,
    f. Topluluk içinde rekabeti bozacak uygulamalara başvurulmaması,
    g. Yeni kaynakların bulunması yoluyla topluluğun ekonomik genişlemesini kolaylaştırmaya yönelik bir Avrupa Yatırım Bankası kurmak,
    h. Deniz aşırı ülke bölgelerinin birleştirilmesidir.
    6. BİRLİK BÜTÇESİNDEKİ GELİR VE HARCAMALAR
    AB’de öz kaynaklar; üye ülkelerin yetkili organlarının ayrıca kararı olmadan topluluk bütçesinin finansman kapsamına giren gelirlerdir.
    Ana hedef, topluluk tarafından benimsenmiş politikalardan doğan harcamaların karşılanmasıdır. AB’de öz kaynaklar dört temel vergiden oluşur.
    a. Ortak Gümrük Vergisi gelirleri
    b. Tarımsal vergiler
    c. KDV
    d. Kömür ve çelik üretimi üzerinden alınan vergiler
    e. Öz kaynaklar
    Harcamalar : Yapılan harcamalar içinde iki önemli kalem vardır. Birincisi ortak tarım politikasından kaynaklanan harcamalar ve ikincisi yapısal politikadan kaynaklanan harcamalardır. Bunlar, başlıca altı hedefe yöneliktir.
    a. Geri kalmış bölgelerde yapısal iyileşme,
    b. Uzun dönemde işsizlikle mücadele,
    c. Sanayi devriminden kaynaklanan işsizlikle mücadele,
    d. Kalkınma,
    e. Tarım ve balıkçılık politikaları için yapısal değişiklik,
    f. Düşük nüfuslu bölgelerin kalkınmasına yardımcı olmaktır.
    7. TÜRKİYE VE AVRUPA BİRLİĞİ :
    Türkiye, Gündem 2000 Strateji Metni’nin genişleme bölümünde aday ülkeler kapsamında yer almıştır. Ayrı bir başlık altında değerlendirilen Türkiye’ye ayrılan “Özel Bölüm” çok kısadır.
    Bu bölümde Türkiye’nin 1989 yılında başvurusunu reddeden, ancak tam üyelik koşullarına değinen AB Komisyonu Raporuna atıfta bulunulmuş, Türkiye ile Gümrük Birliği çerçevesinde ilişkilerin derinleşeceği belirtilmiştir.
    Türkiye’nin ekonomik ve siyasi durumu Görüş Metni adlı bir raporda ayrıca yer almıştır. Türkiye diğer 11 aday ülke gibi tam üyelik adayları arasında sayılmamış, Gümrük Birliği kapsamında ilişkilerin geliştirilmesi yönünden komisyon raporu yeterli görülmüştür.
    İlişkiler genel olarak değerlendirildiğinde AB Komisyonunun Görüş Metni niteliğini taşıyan raporunda tam üyelik ehliyeti ve ülkenin Avrupalılık Yönetimi dile getirilmiştir. Türkiye, diğer aday ülkeler kapsamında değerlendirilmediği için bu kavram anlamını yitirmiştir.
    Raporda Türkiye’nin diğer aday ülkelerle aynı standartlar ve kriterler çerçevesinde değerlendirileceği açıklanmakta, Gündem 2000’e bakıldığında ise Türkiye’nin hiç de aynı ölçülerde değerlendirilmediği görülmektedir. İlişkilerin gelişmesi, siyasi alanda ilerleme kaydedilmesi ile ilişkilendirilmiştir. Bunlar ;
    a. Yunanistan ile ilişkilerin iyileştirilmesi,
    b. Uluslararası Hukuk İlkelerine uyulması,
    c. İnsan haklarının uluslar arası platformda kabul edilebilir seviyeye getirilmesi,
    d. Terörizm ile mücadelede insan hakları ve hukuk devleti kurallarına uyulması,
    e. Kıbrıs konusunda adil ve kalıcı bir çözüm için Türkiye’nin BM çerçevesinde çaba göstermesidir.
    Raporda özel sektörün dinamizminin vurgulanmasına karşılık Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi ekonomik alanda ilerleme kaydedilmesine bağlanmıştır. Bu alanlar şunlardır ;
    a. Ekonomik reform yapılması ve istikrarlı kamu maliyesi politikası izlenmesi,
    b. Dengeli ekonomik büyüme ve istihdam artışı için enflasyonu düşürmeye yönelik para politikası izlenmesi,
    c. Kamu sektöründe ve tarım alanında reform yapılması, fiziki ve sosyal altyapının geliştirilmesidir.
    SONUÇ :
    1. KİTABIN ANA FİKRİ :
    Avrupa birliğinin tarihsel gelişimini, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girebilmesi için alınması gereken tedbirleri ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’den isteklerini açıklamaktadır.
    2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
    Kitabın getirdiği yeniliklerden en önemlisi, verilen raporlarda Türkiye’nin diğer aday ülkelerle aynı standartlarda değerlendirilmediğini açıklamasıdır ve aynı şartlarda değerlendirilmemiz için siyasi alanda yapmamız gerekenleri ve Avrupa Birliği’nin isteklerinin anlatılmasıdır.
    3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER:
    Kitap Türkiye’nin diğer ülkelerle aynı şartlarda değerlendirilmediğini, Avrupa Birliği’ne girmek için bir çok taviz vermesi gerektiğini anlatıyor. Avrupa Birliği’nin genel yapısını anlatarak bu konuda okuyucuyu bilgilendiriyor.

    25 Eylül 2010
    Okunma
    bosluk

    Avrupa Yeni Yapılanırken TÜRKİYE (Dr. Heinz KRAMER)

    KİTABIN ÖZETİ :
    AB hukuki ve siyasi açıdan Monolitik bir yapı değil, daha ziyade “Üç Ayak” üzerinde duran politik bir çatı görünümündedir. AB’yi şekillendiren Maastricht anlaşması, Avrupa Topluluğu’nu,Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nı ve Adalet, İç İşleri Alanlarındaki iş birliğini birleştirmektedir. Bu arada, Avrupa Topluluğu’nun da üç ayrı anlaşmadan meydana gelen bir kurum olduğunu unutmamak gerekir. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AURATOM), dolayısıyla kamu oyunda kısaca AB ile ifade edilen kurum, aslında hukuk ve siyasi açıdan çok karmaşık ilişkilere dayanan bir yapıdır. Önümüzdeki 10 ile 20 yıl içinde üye sayısının iki katına çıkma ihtimali karşısında, AB’nin başta 6 ülke için öngörülen kurumsal çerçevesini ve karar mekanizmalarını köklü biçimde gözden geçirme ve değiştirme gerekliliğini beraberinde getirmektedir. Aksi takdirde, AB bugün 15 üye ülke ile olduğundan çok daha hantal bir yapı haline gelme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Ayrıca, genişleme esnasında , topluluğun ekonomik alanındaki bütünleşme sürecinde ortaya çıkması beklenen sorunlara da şimdiden önlemler almak gerekecektir. Bu gün bile 15 üye ülkenin ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılayacak politikalar üretmek ve uygulamak hiç de kolay değildir. Örneğin, AB Ülkelerinde, çevre, sağlık vs. gibi konulardaki “Farklı alışkanlıklar ve davranış kalıpları, malların serbest dolaşımında herkesin uyduğu ortak kuralların uygulanmasını zorlaştırmaktadır. Artan üye sayısı ile birlikte, ülkeler arasında var olan bu farklılıklar artacak ve karar mekanizmalarının tıkanması ihtimali yükselecektir.”
    Bu bağlamda ele alındığı Hak’ın Maastricht anlaşması’nın dar anlamındaki revizyonunu aşan bir görevi vardır. Hak’ın amacı, AB’nin kurum ve prosedürlerini daha şeffaf ve daha demokratik bir hale getirmek ve böylece AB karar ve eylemlerini kamoyu için daha iyi anlaşılabilir kılmaktadır. Geniş katılımlı bir AB’nin politik kararları, üye ülkeler tarafından da benimsenmelidir. Avrupa Birliğinin Avusturya, İsveç ve Fillandiya’yı da içine alacak şekilde genişlemesi, kurumsallaşma ve karar mekanizmaları açısından AB’yi ciddi olarak etkilememekle birlikte, dış politika ve güvenlik politakası alanlarında ikinci ayaktaki performansını önemli ölçüde etkilemiştir. 1989’daki tarihi dönüm noktasından sonra Doğu’ya doğru genişleme, Avrupa bütünleşmesinin gerçek sınavı olacaktır. Bu anlamda, belirli aktör ve faktör gruplarını unutmamak gerekir. Her şeyden önce, Orta ve Doğu Avrupa’nın reformcu devletlerini bütünleştirmek, AB’nin yeni üyelerinin çıkarınadır. Genellikle yeni üyeler, henüz üye oldukları kulübün daha fazla genişlemesi konusunda pek istekli davranmazlar. Ancak. Avusturya ve söz konusu iki İskandinav Ülkesi, aktif bir Doğu’ya genişleme politikası izleyeceklerdir.
    Önümüzdeki reform aşamaları için geçmişten gelen üç temel yetersizlikle baş etmek gerekecektir. Her şeyden önce Avrupa Bütünleşme Sürecinde meşruiyetin sürekli sağlanması gerekmektedir. Avrupa kurumları, yeterince etkin olarak işlememektedir. Yönetim birimlerinin büyüklükleri, prosedürlerin karmaşıklığı ve birliğin yetkilerinin dağılımı ile ele alınış biçimlerine dayanan tartışmalar, kamuoyunda gitgide “Kötü Yönetim” olarak görülecektir. Ayrıca Bütünleşme Süreci, federal dengedeki gerçek ve beklentisel rahatsızlıklardan, başka bir deyişle, merkez kaç ve merkezcil kuvvetler arasındaki denge ile büyük ve güçlü üyelerle küçük ve zayıf üyeler arasındaki dengeden ciddi olarak etkilenmektedir. 1989 – 1990’dan sonraki köklü değişiklikler, Almanya’daki hızlı birleşme süreci, Avrupa’nın soğuk savaş sonrasında artan sorumluluklarına uygun bir tutum izlemesi gerektiği yönünde ABD’den gelen talep ve birliğin 1990’lı yılların başında yaşadığı bütünleşme girişimi,1970 yılından beri,çoğunluğun dikkatini çekmeden, uluslararası siyaset alanında hükümetler arasında ortak bir çalışma gerçekleştirilebilmesi için yegâne sistem haline dönüşen Avrupa politik işbirliği’ndeki köklü bir reform yapılmasına neden olmuştur.1990-1991 yılında siyasal birlik için toplanan hükümetler arası konferans, Avrupa Birliği’nin ikinci ayağını oluşturan ortak dış politika ve güvenlik politikasının (ODGP) oluşturulmasını sağlamıştır. Fikir üretme grubu çalışmaları, AB üye devletlerinin raporları ve devlet temsilcilerinin yapmış olduğu açıklamalar,ortaya iki temel düşünce akımı çıkarmıştır. ODGP ye dair teşhislerin farklılığı dolayısıyla, değişik reform önlemleri önerilmektedir.
    Bazı kesimler, bu iddialı hedeflere ulaşabilmesi için mevcut araçların yetersizliğini öne sürerek, yapısal bir problem olduğunu öne sürmekte; diğerleri ise, ODGP’nın yetersiz kalma nedeninin üye devletlerdeki siyasi irade eksikliğinden ve söz konusu devletlerin yeterli hareketliliği göstermemesinden kaynaklandığını belirtmektedirler. Hükümetler arası konferans’ın ağırlık vereceği hususlardan bir diğeri de, Avrupa Savunma ve Güvenlik Kimliği’nin geliştirilmesidir. Şu anda üzerinde en çok tartışılan konu, BAB’ın geleceği ve iki birlik arasındaki ilişkidir. Üye devletler 1990 – 1991 yılında AB’ye savunma alanında bir sorumluluk verilmesi konusunda fikir birliğine varamamış olduklarından, Batı Avrupa Birliği’ne Avrupa’nın bütünleşme sürecinde ayrı bir önem verilmiştir. Böylelikle BAB, hem Avrupa Birliği’nin savunma ayağını, hem de NATO’nun Avrupa kanadını oluşturmuştur. Türkiye, Akdeniz ülkeleri ile ilişkilerini artırarak, bu bölgede istikrarın gelişmesine katkıda bulunmalıdır. Önümüzdeki dönem Avrupa Kurum ve Mekanizmalarının Akdeniz Ülkelerine taşınmasının önem kazanacağını düşündüğümüzde, Avrupa Kurum ve Mekanizmalarının oldukça geliştiği Türkiye’nin bu süreçte kilit bir rol oynaması ihtimali vardır.
    Akdeniz Bölgesindeki Ülkelerle ilişkilerini artıran Türkiye’nin bu bölgenin ve dolayısıyla Avrupa’nın istikrarı açısından önemli bir işlevi bulunmaktadır. Önümüzdeki dönem Orta Doğu Barış Sürecinin ilerlemesi ile birlikte Batı Akdeniz Ülkeleri ile Doğu Akdeniz Ülkeleri arasında ilişkilerin artma potansiyeli ve Orta Doğu bölgesinin Avrupa Birliği’nin dinamiğinden daha fazla etkilenme olasılığı ortaya çıkmaktadır. Türkiye bu bölgedeki gelişmeleri dikkatle izlemeli ve İsrail, Ürdün ve Filistin arasındaki gelişen ilişkilerin içine girmeli ve zamanla bu ilişkilerin Mısır ve diğer Orta Doğu Ülkelerini de kapsayacak şekilde genişlemesine yardımcı olmalıdır.
    Sonuç olarak; Türkiye Avrupa’nın “İçinde miyiz-Dışında mıyız” tartışmaları yerine, gümrük birliği ilişkisini kısaca belirttiğimiz başka ilişkilerle zenginleştirmeli ve derinleştirmelidir. Esnek entegrasyon projeleri Avrupa Birliği’nin genişlemesini olanaklı hale getirmeleri nedeni ile günümüz ortamında önem kazanmaktadırlar. Türkiye, Avrupa’nın genişlemesini ve Avrupa Birliğinin Bütün Avrupa’nın Kurumu haline gelmesini savunanların yanında yerini almalıdır. Ancak, bu projelerin Avrupa’da 1 nci ve 2 nci sınıf ülkeler yaratma tehlikesi de vardır. Bu projelerin bu tehlikesiyle mücadele etmek ve mücadele edenlerle de birlikte olmak gerekmektedir. Daha 1991’de İttifak’ın yeni strateji konsept’inde yer alan maddelere göre üye devletler, Güney’deki bir istikrarsızlıktan kaynaklanıp güvenliklerine yönelebilecek tehdit, risk ve zorluklarla baş edebilme konusunu dile getirmişlerdir.
    Terörizm, silahlanma, dini radikalizm ve halkların kitlesel çapta göç etme ihtimali gibi konulara dikkat çekilmişti. İttifak, Akdeniz girişiminin bir parçası olarak, kendisine NATO üyesi olmayan 6 Akdeniz ülkesi ile diyaloğu başlatmıştır.
    Türk Silahlı Kuvvetleri, Bosna’daki kriz yönetme harekatında aktif olarak yer almıştır. Ankara’daki yetkililer, İttifak’ın Güney ve Doğu Akdenizdeki Güvenlik ve İstikrar konularına gösterdiği ilgiyi büyük bir ihtimalle olumlu görmektedirler. İttifak’ın tek İslami üyesi olarak Türkiye, Akdeniz’deki diğer islam devletlerine bir örnek yada model olarak belki de çok değerli bir rol oynar.
    “AB” Avrupa Birliği
    “”AET” Avrupa Ekonomik Topluluğu
    “akçt” Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu
    “AURATOM” Avupa Atom Enerjisi Topluluğu
    “ODGP” Ortak Dış Politika ve Güvenlik Polutikası
    “BAB” Batı Avrupa Birliği

    25 Eylül 2010
    Okunma
    bosluk

    Atilla’dan Timur’a Avrupa ve Asya (Emmanuel BERL )

    KİTABIN ÖZETİ :

    ATİLA’DAN TİMUR’A AVRUPA VE ASYA Bu kitap Emmanuel Berl’in Avrupa tarihi isimli üç ciltlik kitabın Türk okuru için en ilgi çekici bölümü olan birinci cildidir. Kitap bir tarihçi gözüyle masal tadında yazılmıştır.Ancak Alman işgali günlerinde yazılan kitabın eksikleri,yazarın bulunduğu köyde hiçbir kaynak olmayışı ve araştırma imkanı bulamayışından kaynaklanmaktadır.Buna rağmen kitap Avrupa ve Asya tarihinin bütünüyle kavranmasına büyük fayda sağlamaktadır.

    BİRİNCİ BÖLÜM
    ROMA’NIN SONU ROMANIN ÇÖKÜŞÜ

    Roma’nın çöküşü tarihin sıradan olaylarından biridir.Avrupa Roma’yı kendi temellerinden saydığı için Romanın yıkılışı “kıyamet” gibi karşılamış ve çeşitli sebepler göstermiştir. Ama imparatorluğun çöküşü iç sosyal yapıdan çok dış dünyadaki gelişmelerin sonucudur. Avrupa’ya hayat veren de Roma değil Roma’nın yıkılışıdır.
    Asya bin yıl gibi çok uzun bir süre bir çok imparatorluğa analık etmiştir. Bunlardan sonuncusu Ahemeni devleti, İskender’in saldırısı ile zaten devletin ne kadar eskimiş, çürümüş olduğunu gösterecekti. Asya’nın çöküşü İran medeniyetinin ve romanın büyümesini alevlendirmiştir. Ama bu çöküş gerçek anlamda bir çöküş değildi. Partlar ve onları destekleyen yunan aristokratları sayesinde Asya eski gücüne kavuştu. Bu sebeple Roma’nın büyüme arzusu başlamadan sona erdi. Aynı zamanda İran’ın gelişmesi Roma’nın gerilemesi, İran’ın gerilemesi de Roma’nın ilerlemesi anlamına gelmekteydi.
    Roma, Asya’dan gelen lüksün Ege kökenli felsefelerin ve doğu tanrılarının işgalindeydi. Bu durum Roma devlet adamlarının başarılarını sonuçsuz bırakıyordu. Roma’da tüm sistem çok tanrılı dinlere dayanıyordu. Asya’da evrensel olarak kabul edilen tek tanrılı din inancı hakimdi ve tek tanrılı dinlerin unsurları Roma halkını cezp ediyordu. Roma yönetimi bu durumda baskıcı bir idare şekli ortaya koymaya başladı. Bu nedenle Hıristiyanlık iyice yayıldı. Mısır’da Roma’nın bakısından ötürü Hıristiyanlığı tercih etti.
    Barbarların istilası devletin çöküşünü hızlandıran sebeplerdendir çünkü çeşitli akımların çıkmasına sebep oldu. ( Ariusçuluk gibi ) Romania efsanesinin felaketle sona ermiş nice girişimleri olduğu gibi Bizans imparatorluğu gibi bir sonucu da ortaya çıkarmıştır. İustinianos, tarihin bölündüğünü ilan ettiği bir dünyayı güç kullanarak birleştirmek istemiştir. Bizans imparatorunun kendisini sonu belirsiz bir maceraya sürüklediğini anlayan halk ayaklandı. Fakat onun iktidarını güçlendiren bir takım sebepler ( Teodora ile evlenmesi gibi ) Feodolitenin doğmasına sebep oldu. İustinianos’tan sonraki 50 yıl Bizans’ın karanlık dönemi oldu. Hüsrev’in İranı o dönemde Asya’nın egemenliğini elinde bulunduracak kadar güçlüydü. Aynı dönemde Çin kötü günlerini yaşıyordu Göktürk hakanı Mukan kağan gibi güçlü şefin liderliğinde birleştiler.
    Mukan Kağan 1 nci Hüsreve batı Asya’yı paylaşmayı teklif etti.bu paylaşmadan sonra Sasanilerin İran’ı o dönemin en gözde kültür merkezi oldu. İran’ın katışıksız din zaafını kullanmak isteyen Mukan Kağan Bizans’a İran’ı paylaşmayı teklif etti Bizans bu teklifi kabul etmedi. Bu büyük bir hataydı. Mukan Kağan’ın ölümü ile bu hata geçiştirilmiş oldu. Ama bu kez İran Bizans’a saldırıp önemli kesimini ele geçirdi. O dönemde Mısır valisi olan Hreklius imparatorluğu kurtardı. Ama Bizans kötü yönetimler ve Slav kuşatması yüzünden zayıf düştü.
    Hz. Muhammed’in tebliğleri ile yayılmaya başlayan İslam Hz. Ebu Bekir’in hilafeti ile pekişti. Hz Ebu Bekir zamanında Irak ve Suriye’nin fethine girişildi Hz. Ömer’in hilafeti ile İran İslam egemenliğine girdi. 643’te Kudüs’e girildi.
    İslam’ın bu kadar hızlı büyümesinin ana nedenlerinden bir kaçı, insanlara yaşama biçimlerini ve geleceklerini seçme hakkını kendilerine bırakması ve bazı ulvi değerler ( Şehitlik mertebesi gibi ) olarak gösterilebilir.
    Fethedilen yerlerden en ilginci Mısır oldu. Çünkü Helenizm’in izleri orada çok derindi. Ama onca filozof orada yaşamış, yüz yıllar boyu Helen kültürünün hakimiyeti yokmuş, İskender oradan geçmemiş gibi çok sıra sürede İslam Mısırda kök salıp büyüdü.
    İslam’ın bu şaşalı döneminde İslam’a yönelik saldırılar genel anlamda içeriden olmuştur. ( Kerbela vakası gibi ) Hz. Ali’nin şehit edilen oğulları Hasan ve Hüseyin’e İran sahip çıkmış fakat diğer halifelere zorba gözü ile bakmışlardır. İspanya ve Mısır’ı fetheden Müslümanların Bizanslılara karşı yürüttüğü savaş hiç kuşkusuz insanlık tarihinin hükmederek alınyazısını belirlemiş en önemli olaylardan biridir. Çünkü Avrupa belki de şu anda Müslüman olacaktı.
    750 yılında Abbasiler Emevilerin saltanatına son verdi. Abbasiler kültür alanında İran’ı, inanç alanında Arabistan’ı örnek aldılar. Askeri alanda ise Türklerin gücüne baş vurdular. İslam’ın çok büyük topraklara yayılması doğuda ve batıda iki halifelik meydana getirmişti.

    İKİNCİ BÖLÜM
    KARALOLENJLERİN İMPARATORLUK DENEMESİ VE BAŞARISIZLIK

    O dönemin Avrupasında ötekilere nazaran Frank Krallığı daha güçlü idi. Ama Fransa o dönemde yoksul çiftçiler ülkesi idi. Saray entrika kaynıyordu. Ticaret iflas etmiş durumdaydı. Bu durum toprak sahiplerini güldürüyordu. Toprak sahipleri doğal olarak ülkeye sahip oldular. Bu nedenle Karolenj imparatorluğu en parlak döneminde bile bugünkü anlamda yada eski Roma çağındaki anlamda imparatorluk olamadı. Ancak aradan bin yıl geçmesine rağmen Karolenjlerin etkileri devam etmektedir. Bugün bile Charlamange egemenliğinde yaşamış ülkelerle bu sınırın dışındaki ülkeleri ayırabiliriz.
    Bu dönemdeki Avrupa kendini tanımıyordu. Kendi köklerini soy ağacını aramaya başladı. Ancak X.yy’ da bulabildi. Avrupa uyanışında sırf Bizans ı göstermek yeterli değildi. Aynı zamanda Makedonyalı hükümdarlar Bulgarları yenerek Batı Roma imparatorluğu kurulmasına olanak sağlamışlardır. İslam,siyasi anlamda Türklerin ve Berberilerin egemenliğine girmek üzereydi.
    O çağda yönetim biçimi feodalite ile açıklanabilirdi. Köksüz,birbirine benzemez girişim şeklinde görünüyordu. Ama yinede belli bir süre sonra feodaliteye biçim verdiler.

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
    KUTSAL ROMA – GERMEN İMPARATORLUĞU YÜKSELME VE ÇÖKÜŞ

    Kuşçu Heinrich dağınık Alman topluluklarını topladı,halkı kentlileştirdi. 933’te Macarlara savaşacak kadar güçlendi. Otto ailesiyle ülkeyi sistemli bir şekilde yönetti, Frenkon döneminde devlet güçlüydü ama klise aksine kan kaybetmiş durumdaydı. III ncü Gregorius ise kiliseyi yeniden yapılandırdığı gibi batıyı da kurtardı. Haçlı seferlerinin fikir olarak gelişim başlangıcı bu tarihe rastlar.
    Fransa da aziz Louis döneminde Fransa kan gölüne dönmüştü. Aziz Louis hem devlet yönetiminde hem de klise açısından büyük bir birleştirici unsurdur. Onun sayesinde haçlı seferleri samimiyetle sürdürüldü. Ama o hiçbir haçlı savaşını kazanamamıştır, buna rağmen onun döneminden sonra hiçbir batılı hükümdar Hıristiyan dayanışmasına samimiyetle değer vermeyecektir.

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
    HAÇLI SEFERLERİ

    Kutsal imparatorluğun ve Gregoryan papalığının kuruluşu gibi ilk haçlı seferide hem siyasi hem de mistik bir macera olmuştur. Roma kilisesi önceleri haçlı seferleri için coşkusuna şaşırdı ama daha sonra kaybettiği itibarını geri alabilmek için bu coşkuyu kullanmaya karar verdi. Kilise bunun için önce hapistekileri ve sapkınları kullandı. Çok büyük halk kitleleri bu seferler katıldı. Seferler esnasında geçtikleri her yeri talan eden haçlılar,Konstantinapolise gelince orayı da yağmaladılar. Bizans aslında Peçeneklere karşı bu haçlı zihniyetinden faydalanmak istemiştir,ama bu durum ötekinden daha vahimdi. İmparator daha ilk savaşlarında çok büyük kayıplar verdi. Bu durum aslında bundan sonraki bundan sonraki olacak haçlı seferlerin niteliğini de göstermekteydi.
    XI yy Avrupası uyanmak istiyordu,bunu özellikle üzerindeki ”Kilise” prangasını kırarak yapmak istiyordu. Yine bu dönemde Bizans zor günler yaşıyordu. Normanların tehlikesi, Çakabey ve Peçenekler epey yıpratmıştı. Bizans zor günlerinde mali gücü kültürel itibarı ve geleneksel siyasi becerisi ile ayaktaydı. İslamın o dönemdeki durumu ise fazla iç açıcı sayılmazdı.Doğuda Abbasi halifeliği yavaş, yavaş Türk egemenliğine giriyordu. Aynen Bizans gibi dışardan saldırgan göçebe halklarının, içerden anarşi ve sapkınlıklar kemiriyordu. Kültürel zenginliği ve çekiciliği arttığı için ayaktaydı.
    X yy’ da 5 yy sürecek med dalgaları başladı. Gazneli Mahmut İran ı ve Hindistan ı fethetmişti ve büyük bir imparatorluk kurmuş Türk militanizmini uyandırmıştı. II nci Haçlı seferi Nurettin Bin Zengi’nin Halep i ve Şam ı almasıyla sonuçlandı. Yalnız bu seferde Avrupa anladı ki Bizansın yardımı olmadan Haçlı seferlerinin hiç biri düzenlenmeyecekti.
    1204’ de Haçlılar korkunç bir sapmayla nicelik değiştirdi. Aleksiyos Kommenos Haçlılara,Bizans kilisesini Roma kilisesine bağlama vaadiyle,tahta geçebilmek için çağırdı. Verdiği sözde durmayınca ve öldürülünce Konstantinapolis yağmalandı,talan edildi.
    XII yy sonu ve XIII yy başlangıcı hilal ile haç yakınlaşmasına sahne olacaktı. Franklar yenemeyeceklerini anladıkları İslam’ın çekiciliğine de kapılmışlardı. Bu dönemdeki dostluk İslam’ın matematik ve astronomide ve mimaride büyük ilerlemelerine sebep olmuş İbn-i Sina’lar El Cid’ ler bu devirde yetişmişti. Bu dostluk Selahaddini Eyyubilerin,Flip Ogüs’ lerin kral Richard’ların dönemine rastlar.
    Cengizhan başlangıçta Türk-Moğol kabilelerini bir araya getirdi ve o muhteşem ordu kurgusunu gerçekleştirdi. Moğollarda ordu savaşmakta olan ulustu. Cengizhan önce Karahitayları yenerek doğu Türkistanı imparatorluğuna kattı. İran ı ve Şah Muhammedi yendi. Ermenistan, Çeçenistan, Gürcistan feth edilddi. Artık Konstantinapoliste korkmaya başlamıştı. Geleceğin Osmanlı Hanedanının atasıda Maveraünnehirde Cengiz kasırgasından kaçarak Delhi sultanına sığındı. Cengiz yerleşik düzene tahammülü olamadığı için her yeri talan ediyordu. Moğol fırtınası Hıristiyan-İslam dünyası arasındaki ilişkileri alt üst etti. Hıristiyan dünyasının 50 yıl süren İslam Moğol savaşlarından hiç istifade edemediğini belirtmekte fayda var.
    Cengiz ölünce dört oğlu ülkeyi paylaştı,en küçükleri Ögedey Han imparatorlu- ğun büyük varisiydi. Önce savaşını sürdürdü,Kuzey Çin in fethini tamamladı. Rusya,Lehistan fethedildi. Lehistan ve Almanya dehşet içindeydi,çünkü maksatları sömürge değil alabildiğine insansız bölge yaratmaktı. Sadece Macarlar ayakta kalabildi. Çünkü onlar Türk – Moğol soyundandırlar. Moğol istilası geleceğin Rusya sının da hazırlayışı olmuştur.

    BEŞİNCİ BÖLÜM
    AVRUPANIN ACILARI


    Kilise hiyerarşisi bozulmuştu ve zayıflamıştı. Avrupa’da bu dönemde içler acısı durumu izah ederken ümitsizliğin hat safhada olduğu bunun için kralların bile büyüden medet umduğu görülüyordu. Jean Darc’ın büyüklüğünü bile görememişlerdi. Bu sebeple haçlı seferi düşüncesi bile abesti. Ama hükümdarlar bu rüyayı görüyordu. Çökmekte olan ortaçağ Avrupa’sını birkaç kelimeyle anlata biliriz : Cesetlerle dolu kentler, Avrupa’yı insansız bırakan veba salgınları, kan, duman ve çürümüş ceset kokusu,
    Latinleri Konstantinapolis’ten kovmayı başaran Bizans ne yazık ki yüz ölçümü kadar devlet hazinesi kadar devlet hazinesi de küçülmüştür. Ama büyük kent hiç olmazsa kültür alanında itibarını kazandı. Kent çatışmalar kentiydi.
    İmparatorluğun yazgısı XIV. yüzyılda belli oldu.Türklere yenik düşeceği apaçık ortadaydı. Bizansın düşmanlarına karşı her zaman iki avantajı vardı. Siyasetin tutarlı ve sürekliliği, ikincisi düşmanın kendi düşmanıyla sorunları. Bu avantajlar yüzünden her seferinde kurtulmayı başarmıştı.
    Erzurum yaylalarında 400 aileden ibaret olan Osmanlılar Moğol istilası sırasında Horasan’dan kaçmış savaşçılardı. Ertuğrul bey bu küçük askeri birliğini Konya sultanına sundu bunun karşılığında Bizans sınırına yakı bir yer gösterildi. Diğer beyler birbirlerini yutmaya çalışırken onlar İznik’i, Bursa’yı istiyordu Bursa ve İznik fethedildikten sonra önleri açılmıştı. Türk siyasetinin kuralları belli olmuştu. Osmanlılar asker liderlerdi. Turan’ın yenilmezliğini koruyorlardı ve aynı zamanda çok sofu Müslümanlardı. Ama dini açıdan inanılmaz hoş görülü idiler. Ama Osmanlının amacı Konstantinapolisi almak değil fetihlere devam etmekti. Murat hana karşı haçlı seferi düzenleyen V. Urban batılı birliklerinin gelmesini beklemeden saldırdı ve yenildi. Bizans toprakları artık geniş Osmanlı topraklarının ortasında bir ada gibiydi 1389’daki silahlarla olan savaşta Murat han savaşı yine kazandı. Bu savaşta Murat han ölmüştü. 1396’da haçlılar tekrar Osmanlıya bu geç kalınmış uyanışta Avrupa’lılar Niğbolu’da yine kaybettiler.

    6 NCI BÖLÜM
    ASYANIN ZAFERİ


    Timur ve Hüseyin Maveraünnehir’in büyük bölümünü geri aldı ve buraya emir oldu. Timur esnek siyasetli bir kişiydi. Alimlere ve derebeylere karşı cömertti komutanları ödüllendirirdi. Timur’a kadar Maveraünnehir halkı Türklere karşı hiç zafer kazanamamıştı. 1370-76’a kadar Türkmenistan’a seferler düzenledi Timur. Timur’un inanılmaz zaferleri batılıların hayal gücünü zorluyordu. Önce İran’ı fethetti. 1382’deki Moskova’yı Azerbeycan’ı işgal etti. Yaptığı her savaş veya savaşı yarıda kesmesi tarihe doğrudan etki ediyordu. Altınordu moğollarını kovaladı ve volga nehri kıyısında savaşı sona erdirdi. 1397’de Hint ülkelerini feth etmek için yola çıktı bu sefer sonunda Babür imparatorluğu kuruldu. Timur Hint seferindeyken çıkan ayaklanmada asibaşı Timur’un geldiğini öğrendi ve Beyazıd’a sığındı. 1402’de Ankara savaşı oldu Beyazıd yenildi.
    Timur’un ölümü ile Hıristiyan batının zaafı ortaya çıkmıştı. Avrupa’nın kaderi Avrupa’nın dışında ve Avrupalı olmayan iki güç tarafından tayin edilmişti. Hıristiyanlık seçim hakkına dahi sahip olamamıştı artık haçlılar yoktu. Batı kimin gerçek kimin sahte papa olduğunu tartışıyordu. İslam’a gelince Timur’un yaptığı büyük kıyımlar İslam dünyasını şaşkınlık içinde bırakmıştı. Çünkü bu savaşlarda medeniyetler silinme noktasına gelmişti.
    Avrupa ise tarihin tüm karanlık dönemlerinde olduğu gibi sadece Asya’nın küçük bir uzantısı idi İbn-i Haldun’un dediği gibi evrensel ruh herşeyi ile parçalanmış kendisine tekrar hayat verecek ilahi lütfu bekliyordu.

    25 Eylül 2010
    Okunma
    bosluk

    Amerika Ve Avrupa Karşısında Değişen Türkiye kitap özeti…

    Kitabın Adı : Amerika Ve Avrupa Karşısında Değişen Türkiye
    Kitabın Yazarı : Heinz KRAMER

    KİTABIN ÖZETİ

    Türkiye’nin yürüttüğü iç ve dış politika ile onun dinamiklerini eleştirel ve bilimsel bir bakış açısıyla ele alan kitabın yazarı olan Heinz Kramer, 1973 yılından bu yana Almanya’nın önde gelen think-tank kuruluşlarından Berlin Stiftung Wissenschaft und Politik’te Avrupa Birliği’nin genişlemesi üzerine çalışma yapan bir ekibin başkanlığını yürütmektedir. 1990 yılında Bilkent Üniversitesinde Uluslar arası İlişkiler dersi veren yazar, bu süre zarfında Türkiye’yi içinde yaşamak suretiyle gözleme imkânına da sahip olmuştur.

    Son dönemde, ülkemiz üzerine yazılmış kayda değer eserlerin başında yer aldığını düşündüğüm kitapta, Türkiye’nin kuruluşundan bu yana, batılı çağdaş toplumlar arasında yerini almak için gösterdiği çaba, Atatürk’ün doğulu-İslamcı geçmişe karşı verdiği laik çizgideki mücadele, yirminci yüzyılın acımasız uluslar arası politik ortamı içindeki güvenlik ihtiyaçları ve Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin Türkiye’nin üzerine yüklediği sorumluluklar ve bu olgunun şekillendirdiği jeopolitik durum almaktadır.

    Sovyet İmparatorluğunun dağılmasıyla Türkiye’nin önüne çıkan seçenekler, Orta Asya Türk dünyası ile olan tarihsel bağların günümüze ne şekilde yansıdığı, Avrupa ve Amerika ile olan ilişkiler çerçevesinde bu yansımaların sonuçları, uluslar arası ilişkiler açısından ele alınmaktadır.

    Kitabın ilk kısmında, Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenerek cumhuriyetin temel nitelikleri haline getirilmiş ilkelerin, değişen ve gelişen sosyo-politik ve ekonomik ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yeniden yorumlanmasına ilişkin düşüncelere yer verilmiştir. Türkiye’nin genç ve büyüyen nüfusu, radikal İslamcı ve etnik ayrılıkçı hareketler ile siyasal yaratıcılığı engelleyen diğer faktörler sıralanarak bu sorunlara ikna edici çözümler getirilmesinin ne ölçüde gerekli olduğu vurgulanıyor. Türkiye’nin siyasi sistemindeki liberal ve demokratik unsurların geliştirilmesi ile mevcut sorunlara bulacağı çözümlerin, 21 nci yüzyılda, daha da küreselleşeceği öngörülen dünyada karşılaşılacak engellerin aşılması açısından yardımcı olacağı üzerinde duruluyor.

    İkinci kısımda, uluslar arası politik yapı içinde milli çıkarların gerçekleştirilebilmesi konusu, Türkiye’nin yeni dış ve güvenlik politikası çerçevesinde ele alınmıştır. Bu sorunları çözebilmek için siyasi liderlerin izleyeceği yolun, aynı zamanda ülkenin Batılı ortaklarıyla gelecekteki ilişkilerini belirleyeceği, Sovyetler Birliğinin parçalanmasının, Hazar Havzası enerji kaynaklarının yönetimine ve Orta Asya’da yeni siyasi düzene ilişkin sorunları beraberinde getirdiği, Irak’ın geleceği ve İsrail ile stratejik iş birliğinin Türkiye’yi Orta Doğu’daki siyasî paradoksun içine çektiği anlatılarak, bu sorunların aynı zamanda, Amerika ve Avrupa merkezli olarak analizine yer verilmiştir.

    Türkiye’nin Batı ile olan ilişkileri, Avrupalılaşma isteği ve NATO içindeki konumu uluslar arası siyasi durum açısından ele alınmıştır. Türkiye, Doğu Akdeniz’de ve Balkanlar’da, Avrupa Birliği’yle ilişkilerini güçleştirebilecek, ama iyi idare edilebilirse Avrupa’da siyasi açıdan en dengesiz bölgede istikrar sağlanmasına yardımcı olabilecek bölgesel bir güç olmaya başlayacaktır. AB ile ilişkilerin bozulması ve ülkenin yeni Avrupa güvenlik yapısı içinde bir kenara itilmesi, Avrupa’ya kalıcı bir şekilde yabancılaşmasına yol açabilecektir.

    Avrupa’da eski politikaların devam ettirilmesinin mümkün olmadığını ve tüm Atlantik alt yapısını etkileyebilecek boyutta ümit vaat eden yeni sahaların açıldığını anlatan üçüncü kısım, Türkiye’ye yönelik Amerikan ve Avrupa politikalarını daha detaylı analiz ederek bu ilişkilerin daha yapıcı bir şekilde idare edilmesi için fikir üretmeyi hedefliyor.

    Kitap, genel olarak Avrupa ve Amerika’nın Türkiye ile mevcut ve gelecekte olası problemlerini çözmeye çalışmak yerine, ülkeleri yöneten siyasi liderlere ve kadrolara uyarı niteliğindedir. Yazar’a göre, gelecekte Türkiye ile ilişkilerin yürütülmesi, yeni uluslar arası, özelikle de yeni Avrasya siyasi düzeni içinde ülkenin yerini tayin edecek iç ve dış değişikliklerin dikkate alınmasını gerektiriyor. Aksi takdirde, Amerika ve Avrupa’nın çıkarları açısından böylesine önemli bir bölgede uluslararası güvenliğin idare edilmesi, gerekenden daha güç ve pahalı olacaktır.

    Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu’nun kesiştiği noktada ve Orta Asya’nın girişinde bulunan Türkiye’nin, bu konumundan dolayı oldukça stratejik bir öneme sahip olduğu ve sorunlu olan bu bölgede bir istikrar kutbu olduğu göze çarparken, diğer yandan hemen eşiğinde bulunan birçok bölgesel çatışma açısından oldukça yumuşatıcı bir unsur olduğu yönünde görüşlere yer verilmiştir.

    Yakın gelecekte Avrupa Birliği’ne tam üyeliğin gerçekleşmesinin ihtimal dışı olduğu, Türk-Yunan sorunları ile Kıbrıs sorununun bir çözüme bağlanma ihtimalinin zayıflığı dikkate alındığında, Avrupa Birliği ile ilişkilerin ne denli hassas bir noktada olduğuna dikkat çekilirken, Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye ile mevcut ilişkileri koparmama konusunda ellerinden gelen gayreti göstermeleri gerektiği belirtiliyor.

    Kitap, son olarak, Avrupa Birliği’nin bir sonraki genişleme safhasından sonra entegrasyon sürecinde yaşanacak daha büyük bir farklılaşmanın, değişen Türkiye’yi değişen Avrupa Birliği’yle yakınlaştıracak yeni fırsatlar sunabileceğine ilişkin öngörüye yer vererek noktalanıyor.

    25 Eylül 2010
    Okunma
    bosluk

    Avrupa Birliği ve Türkiye-Özeti

    KİTABIN ADI Avrupa Birliği ve Türkiye
    KİTABIN YAZARI Prof.Dr.S.Rıdvan KARLUK YAYIN EVİ VE ADRESİ
    BASIM TARİHİ 5.Baskı, 1998 KİTABIN YAYIM MAKSADI Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiyi anlatmak.
    KİTABIN ÖZETİ :
    1. AVRUPA’DA BİR BİRLİK YARATILMASI FİKRİNİN NEDENLERİ :
    Avrupa’da bir birlik yaratma düşüncesi, bu kıtada milli devletlerin ortaya çıkmasıyla eş zamanlıdır. Kıta Avrupa’sındaki ülkelerin kendi aralarında imzalanan antlaşmalarında Avrupa’da bir birlik kurma düşüncesi gündeme gelmiştir. Bu konudaki çabalar 18 nci YY. sonuna doğru sanayileşme devriminin başlamasıyla artan pazar arayışlarıyla hız kazanmıştır. Bu amaçla 1886 yılında Fransa ile İngiltere bir ticaret antlaşması imzalayarak bu konuda ilk adımı atmışlardır.
    2. AVRUPA’DA İLK EKONOMİK BİRLEŞME (BENELÜKS) :
    Benelüks olarak bilinen ve 18 Temmuz 1932 tarihinde Hollanda, Belçika ve Lüksemburg arasında imzalanan Ouchy Sözleşmesi, yaratılan ilk ekonomik birleşme olması açısından çok önemlidir.
    3. AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNUN KURULUŞU :
    Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruluş aşamasında Avrupalı ülkeler arasında önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi İngiltere ve Fransa arasındaki yeni ekonomik birleşmenin derecesidir. Diğer ülkeler bu birleşmenin bu kadar büyük derecede olmasını istemiyorlardı. AET’nin kurulmasından sonrada İngiltere bütün Avrupa’yı kapsayacak bir serbest ticaret bölgesinin yaratılmasını, buna AET’nin tek birim, diğer ülkelerin de kendi başına topluluğa katılmalarını önermiştir. Fakat bu teklif Fransa tarafından reddedilmiştir. Çünkü Fransa Avrupa’da sıkı bir işbirliğine yönelik bir birlik istemekteydi. Bütün bu gelişmeler üzerine İngiltere AET’ye rakip olacak bir kuruluşa girmeyen Avrupalı ülkeler ile Avrupa Serbest Ticaret Bölgesini kurmuştur.
    4. AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNUN GENİŞLEMESİ :
    a. Birinci genişleme : İngiltere, İrlanda, Danimarka (1973)
    b. İkinci genişleme : Yunanistan (1981)
    c. Üçüncü genişleme : İspanya (1986)
    d. İki Almanya’nın birleşmesi ve birliğin Facto olarak genişlemesi (1990)
    e. Dördüncü genişleme : Avusturya, İsveç ve Finlandiya (1995)
    Diğer tam üyelik başvuruları : Türkiye, Fas, Kıbrıs, Malta, İsviçre ve Norveç’tir.
    5. AVRUPA TOPLULUĞUNUN AMAÇLARI :
    Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Roma Antlaşmasının 2 nci Maddesinde AET amaçları şu şekilde özetlenmiştir : Topluluğun görevi bir ortak pazarın kurulması ve üye devletlerin ekonomik politikalarının zamanla yaklaştırılması yoluyla, topluluğun tümü içinde ekonomik etkinliklerin uyumlu olarak gelişmesini, sürekli ve dengeli yayılmasını, istikrarın artmasını, birleştirdiği devletler arasındaki işbirliğinin genişletilmesini sağlamaktadır. Topluluğun etkinliğini artırmak için aşağıdaki hususların yerine getirilmesi gerekli görülmüştür.
    a. Üye devletler arasında malların giriş ve çıkışlarında gümrük tarifelerinin, miktar kısıtlamalarının kaldırılması,
    b. Üçüncü ülkelere karşı ortak gümrük ve ticaret politikalarının belirlenmesi,
    c. Tarım sektöründe ortak politika,
    d. Ulaşım alanında ortak politika,
    e. Milli mevzuatların birbirlerine yaklaştırılmalarını sağlamak,
    f. Topluluk içinde rekabeti bozacak uygulamalara başvurulmaması,
    g. Yeni kaynakların bulunması yoluyla topluluğun ekonomik genişlemesini kolaylaştırmaya yönelik bir Avrupa Yatırım Bankası kurmak,
    h. Deniz aşırı ülke bölgelerinin birleştirilmesidir.
    6. BİRLİK BÜTÇESİNDEKİ GELİR VE HARCAMALAR
    AB’de öz kaynaklar; üye ülkelerin yetkili organlarının ayrıca kararı olmadan topluluk bütçesinin finansman kapsamına giren gelirlerdir.
    Ana hedef, topluluk tarafından benimsenmiş politikalardan doğan harcamaların karşılanmasıdır. AB’de öz kaynaklar dört temel vergiden oluşur.
    a. Ortak Gümrük Vergisi gelirleri
    b. Tarımsal vergiler
    c. KDV
    d. Kömür ve çelik üretimi üzerinden alınan vergiler
    e. Öz kaynaklar
    Harcamalar : Yapılan harcamalar içinde iki önemli kalem vardır. Birincisi ortak tarım politikasından kaynaklanan harcamalar ve ikincisi yapısal politikadan kaynaklanan harcamalardır. Bunlar, başlıca altı hedefe yöneliktir.
    a. Geri kalmış bölgelerde yapısal iyileşme,
    b. Uzun dönemde işsizlikle mücadele,
    c. Sanayi devriminden kaynaklanan işsizlikle mücadele,
    d. Kalkınma,
    e. Tarım ve balıkçılık politikaları için yapısal değişiklik,
    f. Düşük nüfuslu bölgelerin kalkınmasına yardımcı olmaktır.
    7. TÜRKİYE VE AVRUPA BİRLİĞİ :
    Türkiye, Gündem 2000 Strateji Metni’nin genişleme bölümünde aday ülkeler kapsamında yer almıştır. Ayrı bir başlık altında değerlendirilen Türkiye’ye ayrılan “Özel Bölüm” çok kısadır.
    Bu bölümde Türkiye’nin 1989 yılında başvurusunu reddeden, ancak tam üyelik koşullarına değinen AB Komisyonu Raporuna atıfta bulunulmuş, Türkiye ile Gümrük Birliği çerçevesinde ilişkilerin derinleşeceği belirtilmiştir.
    Türkiye’nin ekonomik ve siyasi durumu Görüş Metni adlı bir raporda ayrıca yer almıştır. Türkiye diğer 11 aday ülke gibi tam üyelik adayları arasında sayılmamış, Gümrük Birliği kapsamında ilişkilerin geliştirilmesi yönünden komisyon raporu yeterli görülmüştür.
    İlişkiler genel olarak değerlendirildiğinde AB Komisyonunun Görüş Metni niteliğini taşıyan raporunda tam üyelik ehliyeti ve ülkenin Avrupalılık Yönetimi dile getirilmiştir. Türkiye, diğer aday ülkeler kapsamında değerlendirilmediği için bu kavram anlamını yitirmiştir.
    Raporda Türkiye’nin diğer aday ülkelerle aynı standartlar ve kriterler çerçevesinde değerlendirileceği açıklanmakta, Gündem 2000’e bakıldığında ise Türkiye’nin hiç de aynı ölçülerde değerlendirilmediği görülmektedir. İlişkilerin gelişmesi, siyasi alanda ilerleme kaydedilmesi ile ilişkilendirilmiştir. Bunlar ;
    a. Yunanistan ile ilişkilerin iyileştirilmesi,
    b. Uluslararası Hukuk İlkelerine uyulması,
    c. İnsan haklarının uluslar arası platformda kabul edilebilir seviyeye getirilmesi,
    d. Terörizm ile mücadelede insan hakları ve hukuk devleti kurallarına uyulması,
    e. Kıbrıs konusunda adil ve kalıcı bir çözüm için Türkiye’nin BM çerçevesinde çaba göstermesidir.
    Raporda özel sektörün dinamizminin vurgulanmasına karşılık Türkiye ile ilişkilerin geliştirilmesi ekonomik alanda ilerleme kaydedilmesine bağlanmıştır. Bu alanlar şunlardır ;
    a. Ekonomik reform yapılması ve istikrarlı kamu maliyesi politikası izlenmesi,
    b. Dengeli ekonomik büyüme ve istihdam artışı için enflasyonu düşürmeye yönelik para politikası izlenmesi,
    c. Kamu sektöründe ve tarım alanında reform yapılması, fiziki ve sosyal altyapının geliştirilmesidir.
    SONUÇ :
    1. KİTABIN ANA FİKRİ :
    Avrupa birliğinin tarihsel gelişimini, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girebilmesi için alınması gereken tedbirleri ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’den isteklerini açıklamaktadır.
    2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
    Kitabın getirdiği yeniliklerden en önemlisi, verilen raporlarda Türkiye’nin diğer aday ülkelerle aynı standartlarda değerlendirilmediğini açıklamasıdır ve aynı şartlarda değerlendirilmemiz için siyasi alanda yapmamız gerekenleri ve Avrupa Birliği’nin isteklerinin anlatılmasıdır.
    3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER:
    Kitap Türkiye’nin diğer ülkelerle aynı şartlarda değerlendirilmediğini, Avrupa Birliği’ne girmek için bir çok taviz vermesi gerektiğini anlatıyor. Avrupa Birliği’nin genel yapısını anlatarak bu konuda okuyucuyu bilgilendiriyor.

    +rep ve yorumları unutman!!!

    25 Eylül 2010
    Okunma
    bosluk

    Amerika Ve Avrupa Karşısında Değişen Türkiye[Kitap Özeti]

    Amerika Ve Avrupa Karşısında Değişen Türkiye

    Türkiye’nin yürüttüğü iç ve dış politika ile onun dinamiklerini eleştirel ve bilimsel bir bakış açısıyla ele alan kitabın yazarı olan Heinz Kramer, 1973 yılından bu yana Almanya’nın önde gelen think-tank kuruluşlarından Berlin

    Stiftung Wissenschaft und Politik’te Avrupa Birliği’nin genişlemesi üzerine çalışma yapan bir ekibin başkanlığını yürütmektedir. 1990 yılında Bilkent Üniversitesinde Uluslar arası İlişkiler dersi veren yazar, bu süre zarfında Türkiye’yi içinde yaşamak suretiyle gözleme imkânına da sahip olmuştur.
    Son dönemde, ülkemiz üzerine yazılmış kayda değer eserlerin başında yer aldığını düşündüğüm kitapta, Türkiye’nin kuruluşundan bu yana, batılı çağdaş toplumlar arasında yerini almak için gösterdiği çaba, Atatürk’ün doğulu-İslamcı geçmişe karşı verdiği laik çizgideki mücadele, yirminci yüzyılın acımasız uluslar arası politik ortamı içindeki güvenlik ihtiyaçları ve Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin Türkiye’nin üzerine yüklediği sorumluluklar ve bu olgunun şekillendirdiği jeopolitik durum almaktadır.
    Sovyet İmparatorluğunun dağılmasıyla Türkiye’nin önüne çıkan seçenekler, Orta Asya Türk dünyası ile olan tarihsel bağların günümüze ne şekilde yansıdığı, Avrupa ve Amerika ile olan ilişkiler çerçevesinde bu yansımaların sonuçları, uluslar arası ilişkiler açısından ele alınmaktadır.
    Kitabın ilk kısmında, Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenerek cumhuriyetin temel nitelikleri haline getirilmiş ilkelerin, değişen ve gelişen sosyo-politik ve ekonomik ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yeniden yorumlanmasına ilişkin düşüncelere yer verilmiştir. Türkiye’nin genç ve büyüyen nüfusu, radikal İslamcı ve etnik ayrılıkçı hareketler ile siyasal yaratıcılığı engelleyen diğer faktörler sıralanarak bu sorunlara ikna edici çözümler getirilmesinin ne ölçüde gerekli olduğu vurgulanıyor. Türkiye’nin siyasi sistemindeki liberal ve demokratik unsurların geliştirilmesi ile mevcut sorunlara bulacağı çözümlerin, 21 nci yüzyılda, daha da küreselleşeceği öngörülen dünyada karşılaşılacak engellerin aşılması açısından yardımcı olacağı üzerinde duruluyor.
    İkinci kısımda, uluslar arası politik yapı içinde milli çıkarların gerçekleştirilebilmesi konusu, Türkiye’nin yeni dış ve güvenlik politikası çerçevesinde ele alınmıştır. Bu sorunları çözebilmek için siyasi liderlerin izleyeceği yolun, aynı zamanda ülkenin Batılı ortaklarıyla gelecekteki ilişkilerini belirleyeceği, Sovyetler Birliğinin parçalanmasının, Hazar Havzası enerji kaynaklarının yönetimine ve Orta Asya’da yeni siyasi düzene ilişkin sorunları beraberinde getirdiği, Irak’ın geleceği ve İsrail ile stratejik iş birliğinin Türkiye’yi Orta Doğu’daki siyasî paradoksun içine çektiği anlatılarak, bu sorunların aynı zamanda, Amerika ve Avrupa merkezli olarak analizine yer verilmiştir.
    Türkiye’nin Batı ile olan ilişkileri, Avrupalılaşma isteği ve NATO içindeki konumu uluslar arası siyasi durum açısından ele alınmıştır. Türkiye, Doğu Akdeniz’de ve Balkanlar’da, Avrupa Birliği’yle ilişkilerini güçleştirebilecek, ama iyi idare edilebilirse Avrupa’da siyasi açıdan en dengesiz bölgede istikrar sağlanmasına yardımcı olabilecek bölgesel bir güç olmaya başlayacaktır. AB ile ilişkilerin bozulması ve ülkenin yeni Avrupa güvenlik yapısı içinde bir kenara itilmesi, Avrupa’ya kalıcı bir şekilde yabancılaşmasına yol açabilecektir.
    Avrupa’da eski politikaların devam ettirilmesinin mümkün olmadığını ve tüm Atlantik alt yapısını etkileyebilecek boyutta ümit vaat eden yeni sahaların açıldığını anlatan üçüncü kısım, Türkiye’ye yönelik Amerikan ve Avrupa politikalarını daha detaylı analiz ederek bu ilişkilerin daha yapıcı bir şekilde idare edilmesi için fikir üretmeyi hedefliyor.
    Kitap, genel olarak Avrupa ve Amerika’nın Türkiye ile mevcut ve gelecekte olası problemlerini çözmeye çalışmak yerine, ülkeleri yöneten siyasi liderlere ve kadrolara uyarı niteliğindedir. Yazar’a göre, gelecekte Türkiye ile ilişkilerin yürütülmesi, yeni uluslar arası, özelikle de yeni Avrasya siyasi düzeni içinde ülkenin yerini tayin edecek iç ve dış değişikliklerin dikkate alınmasını gerektiriyor. Aksi takdirde, Amerika ve Avrupa’nın çıkarları açısından böylesine önemli bir bölgede uluslararası güvenliğin idare edilmesi, gerekenden daha güç ve pahalı olacaktır.
    Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu’nun kesiştiği noktada ve Orta Asya’nın girişinde bulunan Türkiye’nin, bu konumundan dolayı oldukça stratejik bir öneme sahip olduğu ve sorunlu olan bu bölgede bir istikrar kutbu olduğu göze çarparken, diğer yandan hemen eşiğinde bulunan birçok bölgesel çatışma açısından oldukça yumuşatıcı bir unsur olduğu yönünde görüşlere yer verilmiştir.
    Yakın gelecekte Avrupa Birliği’ne tam üyeliğin gerçekleşmesinin ihtimal dışı olduğu, Türk-Yunan sorunları ile Kıbrıs sorununun bir çözüme bağlanma ihtimalinin zayıflığı dikkate alındığında, Avrupa Birliği ile ilişkilerin ne denli hassas bir noktada olduğuna dikkat çekilirken, Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye ile mevcut ilişkileri koparmama konusunda ellerinden gelen gayreti göstermeleri gerektiği belirtiliyor.
    Kitap, son olarak, Avrupa Birliği’nin bir sonraki genişleme safhasından sonra entegrasyon sürecinde yaşanacak daha büyük bir farklılaşmanın, değişen Türkiye’yi değişen Avrupa Birliği’yle yakınlaştıracak yeni fırsatlar sunabileceğine ilişkin öngörüye yer vererek noktalanıyor.

    25 Eylül 2010
    Okunma
    bosluk

    Avrupa Birliği

    Avrupa Birliği:1 Ocak 2002 yılından itibaren, Avrupa Birliği üyesi 15 ülkeden 12′si kendi ulusal para birimlerini bırakarak ortak para birimi “euro” yu kabul ettiler.

    Avrupa Komisyonu tarafın­dan geliştirilen e simgesi, Avru­pa sözcüğünün ilk harfini temsil eder, iki paralel çizgi ise ekono­mideki istikrarı simgeler.

    AB’nin birliği temsil eden bir bayrağı, marşı ve resmî bayramı vardır. AB’nin bayrağı mavi zemin üzerine 12 sarı yıldızdan oluflur. Bu yıldızlar Avrupa’nın birliğini temsil eder

    Avrupa Birliği’ne Üye Ülkeler

    10 Ocak 2007deki geniş­leme ile AB’nin 29 üyesi vardır. 1951/1957 yıllarında topluluk­ta bulunan altı kurucu üye şunlardır:

    •  Belçika             – Fransa İtalya          Almanya       • Lüksemburg       Hollanda

    Bunu izleyen yıllarda çeşitli aşamalarda şu ülkeler birliğe katıldı: 1973′te Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık, 1981′de Yunanistan, 1986′da Portekiz ve ispanya, 1990′da Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi so­nucu üye ülke sayısı artmama­sına rağmen AB’nin sınırları ge­nişledi ve nüfusu arttı. 1995′te Avusturya, Finlandiya ve İsveç, 2004′te Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya 2007′de ise Bulgaristan ve Romanya birliğe üye olmuştur.

    Türkiye, Hırvatistan ve Makedonya’da aday ülkelerdir. Ocak 2009’da müstakil bir devlet bakanı Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri yürütmek üzere baş müzakereci olarak görevlendirilmiştir. Türkiye müzakerelere (görüşmelere) devam etmektedir.

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri

    ü  11 Eylül 1959: AET Bakanlar Konseyi Ankara ve Atina’nın ortaklık başvurularını kabul etti.

    ü  27 Mayıs 1960: Türkiye – AET ilişkileri dondurul­du.

    ü  12 Eylül 1963: Türkiye ile AET’yi Gümrük Birliği’ne götürecek ve tam üyeliği sağlayacak olan Ortaklık Anlaşması (Ankara Anlaşması) imza­lanmıştır.

    ü  13 Ocak 1972: Ortaklık Anlaşması’nın Toplulu­ğa katılacak yeni ülkelerce de kabulünü sağla­yacak Türkiye – AET müzakereleri başlamıştır.

    ü  22 Ocak 1982: Avrupa Topluluğu, Türkiye ile ilişkilerini dondurma kararı almıştır.

    ü  16 Eylül 1986: Türkiye-AET Ortaklık Konseyi toplanmış, böylece dondurulmuş bulunan Tür­kiye – AET ilişkilerinin canlandırılması süreci başlamıştır.

    ü  14 Nisan 1987: Türkiye, AT’ye, tam üye olmak üzere müracaat etmiştir.

    ü  1 Ocak 1996: Türkiye ile AB arasında sanayi ve işlenmiş tarım ürünlerinde gümrük birliği yü­rürlüğe girmiştir.

    ü  11-12 Aralık 1999: Helsinki’de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi zirve toplantısında Türkiye’ye adaylık statüsü tanınmıştır.

    ü  28 Haziran 2002: Avrupa Birliği ile Türkiye ara­sında topluluk programlarına katılımın genel il­kelerini belirlemek üzere imzalanan Çerçeve Anlaşma, 28 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

    ü  16-17 Aralık 2004: AB Devlet ve Hükümet Baş­kanları Konseyinin Brüksel’de yapmış olduğu zirve toplantısında, Türkiye’nin Kopenhag siya­si kriterlerini yeterli ölçüde karşıladığına karar verilmiş ve 3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelere başlanması öngörülmüştür.

    ü  12 Haziran 2006: Türkiye ile AB arasında üye­lik müzakereleri başlamıştır.

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    AVRUPA BİRLİĞİ’NE DOĞRU


    ü  Türklerle Avrupalılar arasındaki ilişkiler uzun bir geçmişe sahiptir. Balkanlara geçmelerinden itibaren Türkler Avrupa’nın bir parçası haline gelmiştir. Osmanlı Devleti ile Avrupa ülkele­ri arasındaki karşılıklı etkileşim yüzyıllar boyunca sürmüştür. Cumhuriyetin ilanından itibaren Avrupa ile olan ilişkiler Atatürk’ün barışçı politikaları çerçevesinde sürmüştür. Türkiye ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan yenidünya düzeni içinde Avrupa dev­letleri ile birlikte hareket etmiştir.

    ü  AB’nin kuruluşu 18 Nisan 1951′de Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda arasında Paris’te imzalanan antlaşmaya kadar uza­nır. 25 Mart 1957 tarihinde Roma’da imzalanan an­laşmalarla resmen kurulmuştur. 7 Şubat 1992′de Hollanda’nın Manstricht şehrinde imzalanan Avru­pa Birliği Antlaşması ile topluluğun adı Avrupa Bir­liği (AB) olmuştur.

    ü  Avrupa Birliği, Avrupa’nın ekonomik ve siyasi olarak bütünleşmesini hedeflemektedir.

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk
     Son Yazılar FriendFeed

    Kategoriler

    Son Yorumlar

    
    Güncel Ders Notları Facebook Grubuna Katıl..! Eğitim ve Ögretim Domain Domain