KİTABIN ADI Laik Cumhuriyet Karşısında Derviş Vahdetiler Cephesi Bir ”Geri Dönüş” Ün Mirası 31 Mart’ın 90.Yılında KİTABIN YAZARI Cemal KUTAY / Belkıs ÇORAKÇI
KİTABIN ÖZETİ :
1683 İkinci Viyana Kuşatması bozgunundan sonra devamlı gerilemesine rağmen Osmanlı, üç kıtada yine de en geniş topraklara sahip devletti. Büyük bölümü işlenmemiş zenginliklere sahip beldeler, artık hemen şekilleşmiş emperyalizmin gizli-açık rekabetinin sahnesi olmuştur.
1908’ e girerken, kapitülasyonlar dolayısıyla her tarafa sızabilen Avrupa haber alma örgütleri, otuz iki yılını tamamlamış Sultan Hamit’ in baskı rejimine karşı bir hareket olacağı ihtimalinde birleşiyordu.
1905’ te Osmanlı’ nın Balkanlardaki son toprakları Selanik, Manastır, Kosova ve Yanya’ da, Düvel-i Muazzama (yani İngiltere – Almanya – Rusya – Fransa – Avusturya Macaristan – İtalya)’nın katılımları ile ıslahat heyetleri kurulmuş, böylelikle Sultan Hamit’ in mutlak merkeziyetçi idaresinin tesirleri bölgede gevşemiştir. İttihat ve Terakki, işte bu şartlar içinde, Osmanlı’ nın en seçkin kadrolu; büyük bölümü, batı ülkelerinde ihtisas yapmış subaylarının toplandığı merkezi Selanik’ te olan Üçüncü Ordu’ da teşkilatını kurdu ve kısa zamanda, bir askeri harekat yapabilecek aktif kadroya sahip oldu.
Ayaklanma bugünkü takvimimize göre 13 Nisan 1909 sabahının erken saatlerinde kışladaki askerlerin sokaklara dökülmesiyle başlamıştı. Bu ayaklanma, hükümetin hiç ihtimal vermediği bir anda aniden patladı. Sade biz değil, iç hadiselerimizle alakalı devletler de hayret içinde kaldılar.
Meşrutiyetin böylesine tanınmış, değil bir kumandanın, daha çok onbaşı, çavuş, başçavuşların başını çektiği bir ayaklanmaya, Rumeli’ den gelmiş ve Meşrutiyetin temel kuvveti olmuş, avcı taburlarının katılacağını kimse tahmin etmiyordu. İsyanın ele başı ve fikir mimarı Derviş Vahdeti isimli basit, hatta mahkeme sırasında akli dengesinin bozukluğunu iddia edecek kadar şahsiyetsiz bir kişinin, çevresine topladığı talebe-i ulum medreselilerle, camilerdeki halktan sonra, kışlalara girerek askerleri ayaklandırması gözler önünde cereyan etmiştir.
İsyan, Meşrutiyet’ i ilan etmiş olan, merkezi Selanik’ teki Üçüncü Ordu’ ya telgrafla hemen bildirilmişti. Kadrosu, daha çok Meşrutiyet’ i ilan etmiş olan genç kurmaylardan oluşan Üçüncü Ordu, gönüllülerin de katılımlarıyla "Hareket Ordusu" adını alarak, İstanbul’ a doğru yola çıkmıştır.
Ayaklanan askerler, şehrin bütün kışlalarını ele geçirmişler, on binleri aşan kalabalık halinde, Sultan Ahmet Meydanı’ nı ve çevresini doldurmuşlardı. Mebusan Meclisi’ ni işgal etmişler, sadaret (başbakanlık) ve nazırlıklar (bakanlıklar) binalarına çoğunlukla çavuş yandaşlarını koymuşlardı. Sadrazam (başbakan) Hüseyin Hilmi Paşa, bir yakınının evine saklanmış, istifasını oradan Yıldız Sarayı’ na arz etmişti. Birinci Ordu Kumandanı Mahmut Paşa, Harbiye Nezaretini kuşatan asilere karşı harekete geçme kararından, Padişahın “Çok kan dökülür” uyarısıyla vazgeçmiş ve o da istifa etmiştir.
Hareket Ordusu’ nun başında Ayaztafanos’ a (bu günkü Yeşilköy) gelip, karargahını kuran Mahmut Şevket Paşa, isyancılarla mümkün olduğunca az kan dökerek, ayaklanmayı bastırma hareketini tatbik için; tecrübeli, kıymetli ve şahsiyeti tatmin edici bir kumandana ihtiyacı duyarak, bu vazifeyi kabul etmesini Pertev Paşa’ dan istemiş, o da kabul etmişti. İki kıdemli kumandanın, konu üzerindeki bu duyarlılığı müspet sonuç vermiş, çoğu günahsız olan ve olayların dışında kalanların ölüm ve yaralanmalarıyla kıyaslanamayacak kadar az kurban verilerek, ayaklanma kökünden kazınmış, suçlular Divan-ı Harp (sıkı yönetim) mahkemelerine çıkarmışlardır.
Otuz bir Mart Vakası demek, dünyanın üç kıtasıyla Şarki Akdeniz adalarına yayılan son Türk İmparatorluğu’ nun yıkılmasına yol açmış muazzam bir facia demektir. Bu müthiş facia umumiyetle Sultan Hamit’ in haliyle neticelenmiş tabii bir vaka gibi gösterilirse de doğru değildir. O muazzam Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’ yi dokuz buçuk senede yele verip dünya haritasından silinmesine sebep olan keyfi ve örfi idare işte bu uğursuz irtica vakasıyla başlamıştır. Bu bakımdan 1071’ deki Malazgirt Muharebesi netice itibariyle en muhteşem Türk imparatorluğunun kurulmasına yol açmışsa da, ondan 838 sene sonra 1909 tarihinde meydana gelen Otuz bir Mart Vakası da o muazzam imparatorluğun yıkılmasına yol açmış tarihi bir facia demektir.
Bazıları önce bu meşhur irtica hadisesinin Sultan Hamit’ in teşvik ve tertibinden doğduğunu göstermişlerse de bu doğru değildir. Sultan Hamit’ in bu meşhur hadisede hiçbir kusuru, tesiri hangi şekilde olursa olsun zerre kadar alakası yoktur. Bu gerçek, İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin daha sonraki itiraflarıyla da sabittir.
Parlamentoda, iktidar kavgaları, parti çekişmeleri, onları da siyasi cinayetler kovaladı. 1911’ de İtalya 24 saatlik ültimatomla Libya’ yı işgale başladı. 1912 / 1913 yılları arasında patlak veren Balkan Harbi, binbir gaflet ve hatalarla, Anadolu gibi Türk Rumelimizi de, göz açıp kapayıncaya kadar kısa zamanda elimizden aldı. Bab-ı Ali baskınıyla Harbiye Nazırı Nazım Paşa, kısa süre sonra Sadrazam Mahmut Şevket Paşa öldürülür.
Cumhuriyet; kimine göre bir yaşam biçimi, kimine göre sadece bir idare şekli. Bazı milletlerce tartışma götürmeden kabullenilmiş, bazılarınca yüzyılı aşkın bir süredir tartışılan, eleştirilen bir rejim. Her şeyden önce Cumhuriyetin tarihsel gelişimini incelemek, bunu uygulayacak toplumların kökleri, gelenekleri ve değerleri açısından son derece önemlidir. Cumhuriyeti modern ve devasa boyutlarda bir bina olarak düşünürsek üstüne kurulacağı tarihi köklerin sağlam, toplumun geçmişten gelen kültür ve geleneklerine uygun olması şarttır. Buna bağlı olarak Cumhuriyet ve demokrasinin tarihsel gelişimini Antik Yunan’dan başlayıp, İtalyan şehir devletlerine, Fransız devrimine ve oradan da günümüze kadar değişik bakış acılarıyla inceleyelim.
Antik Atina’da yurttaş “fikir vermeye ve kamu alanında görev almaya“ katılan kişiydi. Yunan düşüncesinde özgürlük, öz yönetim, aktif yurttaş gibi kavramların yanı sıra Cumhuriyetin bir diğer öğesi olan laiklikte göze çarpmaktadır. Yunan görüşü Hıristiyanlık dünya görüşü ile bazı tezatlar ortaya çıkarıyordu.
Orta çağ Avrupa’sında, Hıristiyanlık çerçevesi içinde karmaşık bir krallık, prenslik, dukalık ağı oluştu. Aynı zamanda şehirlerde de yeni yeni güç merkezleri gelişti. Şehirlerin ve şehir federasyonlarının geçimi ticaret, imalat ve yüksek düzeyde sermaye birikimine bağlıydı. Bu şehirler farklı sosyal ve politik yapılara sahiplerdi ve belirlenen bağımsız sistemlerle yönetiliyorlardı. Bu şehirlerin en iyi bilinenleri Floransa, Venedik, Siena gibi İtalyan şehir devletleriydi. Ama tüm Avrupa da yüzlerce şehir merkezi gelişti. Bu şehir Cumhuriyetleri hükümetin, tanrı tarafından verilmiş bir lordluk olarak görülmesi gerektiği varsayımına açık bir başkaldırıyı temsil ediyorlardı.
Bu dönemde Marsilius, Machiavelli ve Rousseau gibi yazarların fikirleri büyük oranda yol gösterici oluyor. Marsilius hükümetin, tek bir grup için değil, ortak yarar veya halk kitlesi için çalıştığı zaman düzenleyici işlevini yerine getirdiğine dikkat çeker. Yurttaşı ya hükümette yada onun “ hukuki işlevinde” görev alarak “ sivil topluma katılan kişi “ olarak tanımlıyor. Kişisel özgürlüğün ana şartı politik katılımdır. Yurttaşlar kendilerini yönetmezlerse başkalarının idaresi altına girerler.
Machiavelli’ de yurttaş katılımının, bağımsızlık, öz yönetim ve zaferin şartı olarak gören Cumhuriyetçi geleneğin yani korumacı Cumhuriyetçiliği açıklıyor. Yani bütün önemli politik güçlerin, kamu hayatında aktif bir rol oynamasını sağlayan karışık anayasa veya karışık hükümete bağlı, “ halk” , monarşi, aristokrasi arasında güç dengesi olduğunu belirtiyor. Rousseau’ nun fikirlerini ise bir eserinde yazdığı şu cümleler açıkça özetliyor;
“Egemenlik temsil edilemez, aynı nedenden dolayı devredilemez de, halkın vekilleri onun temsilcileri değildirler, olamazlarda. Onlar sadece halkın memurlarıdır. Hiçbir konuda son kararı veremezler. Halkın bizzat tasdik etmediği bir yasa hükümsüzdür, hatta yasa bile değildir. İngiliz halkı özgür olduğuna inanıyor. Onlar yalnızca parlamento üyelerini seçerken özgürler; üyeler seçilir seçilmez halk onların kölesi haline geliyor, bir hiç oluyor.”
Bununla birlikte o dönem Cumhuriyetinin aksaklıklarından da bahsedilmeden geçilmiyor. Özellikle şehir devletleri ve Avrupa’daki merkezler göz önüne alınırsa Cumhuriyetin küçük toplumlarda rahat uygulandığı görülüyor. Ancak kalabalık toplumlarda uygulanması zorlaşıyor. Ayrıca kadınlar ve yoksulların siyasetten dışlanması uzun süre tartışma konusu olmuştur.
İşte Cumhuriyet geçmişte bu düşüncelerle yoğrulup, Fransız devrimi ile şekillenerek günümüze kadar geliyor.
Ayrıca günümüzde Cumhuriyet bazı milletlerce yalnış adlandırılmıştır. S.S.C.B., İran İslam Cumhuriyeti, Çin Halk Cumhuriyeti örneklerinde görüldüğü gibi bu ülkelerin Cumhuriyet rejimi ile yakından uzaktan hiçbir alakası olmadığı bir gerçektir. Kendilerini Cumhuriyet olarak adlandırmışlar ancak geçmişten gelen geleneklerini alışkanlıklarını ve kültürlerini terk edemedikleri için bu rejimi uygulamamaktadırlar.
Bizdeki Cumhuriyetin tarihsel gelişimine baktığımızda 19. Y.Y. içerisinde Tanzimat fermanıyla, Islahat fermanıyla, birinci meclis ve Meşrutiyetle, Anayasayla ve ikinci meşrutiyetle bir değişim amacı görülüyor. Ancak Tanzimat fermanında bir İngiliz etkisi sezinlenmektedir. “ padişah olsun, bu ümmet de biraz yönetilme biçimine katılsın, fazla istibdat olmasın, biraz daha hürriyet olsun “ deniyor. Bazı alışkanlıklar-dan vazgeçilemiyor. Halk yıllardır bağlandığı geleneklerden kopamıyor.
Cumhuriyetçi katılım bizim açımızdan ele alındığında ise ilginç tartışmalar ve soru işaretleri ortaya çıkarıyor. Çünkü kurulmak istenen Cumhuriyette müthiş bir Fransız damgası var. Fransa’daki gelişmeyi, oradaki kavramları bize aktarma çabası çok açık. Bu Cumhuriyeti kuranlarda özellikle Rousseau etkisi göze çarpar. Rousseau’ nun kendisinin dışındaki başka özel iradeleri, grup iradelerini, kiliseyi tanımayan bir anlayışı var. Hatta dini bile gerekirse sivilleştirmeyi yani Cumhuriyetin kendisini bir din ve ahlak olarak ortaya koyup, her şeyi eğitilmiş vatandaş kavramı üzerine oturtmaya çalışan bir model bu. Yüzyıllarca Osmanlı egemenliğinde Monarşi ile yönetilen halk, M. Kemal’ in yönetiminde Cumhuriyete geçiş yaparken bu değişimin neler getireceğini ve beraberinde neleri götüreceğini tartışacak kültür ve eğitime seviyesine sahip miydi?
M. Kemal “ biz bir yüzyıldır uğraştık, o yol çıkmazdır, bunu bırakıyoruz, şimdi yeni bir tecrübeye girişiyoruz.” derken alkış tutan eller, bu girişilen mücadelenin alkışla değil, ancak kültürle, okulla buna bağlı olarak bireysel katılımla özgürlüğe ve demokrasiye ulaşacağını biliyorlar mıydı? Eğitim ve kültüre önem verilmediği takdirde zaten sosyal bir karakteri olmayan Osmanlı toplumuna batıdaki meclis ve anayasa fikrini taşıdığınız zaman problemler çıkması kaçınılmazdı. Batıdaki sosyal zeminle buradaki sosyal zemin aynı olmadığı için yeni bir siyaset felsefesini beyinlere yerleştirmek zorundasınız.
Yurtdışından ithal edilen teknolojinin tutunması, parçalarının üretimi ve temini konusunda her zaman sorunlar çıkar. Cumhuriyette bizim batıdan ithal ettiğimiz bir siyasal teknoloji olarak düşünülürse, bunun toplum, kültür, eğitim gibi ana ve yedek parçalarını üretememenin, bir araya getirememenin sıkıntısını çekiyoruz. Bu sıkıntıları aşmanın ya da azaltmanın tek yolu insan hakları, meclis, doğal hukuk, laiklik, demokrasi gibi Cumhuriyet kavramlarının topluma doğru bir şekilde anlatmaktır. Anlatmalısınız ki insanlar bilgi sahibi olabilsinler; çünkü bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunamaz. Katılımın, öz yönetimin de can damarı fikir alış verişidir.
Cumhuriyet, Osmanlıdan bize miras kalan çorak siyaset toprağına Atatürk’ ün aziz elleriyle diktiği narin fidandır. Bu fidan eğitilmiş, bilgiyle donatılmış beyinlerden çıkacak fikirlerle sulanmazsa kuruyup gitmeye mahkum olacaktır.
KİTABIN ADI
İmparatorluk mu ? Cumhuriyet mi ? Amerika’nın Küresel Gücü ve İç Çürümesi
KİTABIN YAZARI James Petras-Morrıs Morley / Neşe Nur DOMANİÇ
YAYINEVİ VE ADRESİ
SARMAL Yayınevi Babıali Cd. Pak Han no:16/4 Cağaloğlu/ İSTANBUL
BASIM TARİHİ NİSAN 1996
KİTABIN YAYIM MAKSADI A.B.D.’nin ekonomik durumunu ve sosyal yapısını ortaya koymak. Siyasikararların Amerikan toplumu için faydalı olup olmadığını tartışmaktır.
KİTABIN ÖZETİ :
GİRİŞ :
Bu kitap Amerika’nın küresel konumunu tartışmak için iki temel ayrım yapılması gerektiğini öne sürmektedir; birisi siyasal, askeri-ideolojik ve ekonomik güç arasında; diğeri iç ve dış sınıf ve devlet aktörleri arasında. Bu ayrım temelinde Birleşik Devletler’in küresel gücü hakkında çeşitli tezler öne sürüyor. Birincisi, Birleşik Devletler yükselen bir askeri, siyasal ve ideolojik güçtür. İkincisi, Birleşik Devletler’in ulusal ekonomisi küresel rakiplerine kıyasla güç kaybetmektedir. Üçüncüsü, Birleşik devletler çok uluslu şirketleri, ulusal ekonomiye kıyasla daha hızlı büyümektedir. Dördüncüsü ve en önemlisi, imparatorluk iç kaynaklarla küresel gücünü korumaya çalışırken, ulusal ekonomi ve toplum gerilemektedir.
Son onyıl ve öncesinde Birleşik Devletler sermayesinde iki temel değişim meydana gelmiştir. Sınai olanın belirleyiciliğinden sınai olmayanın (finans, gayrimenkul, sigorta, kitle iletişim araçları vb.) belirleyiciliğine ve yerli olanın belirleyiciliğinden deniz aşırı yatırımların belirleyiciliğine geçilmiştir. Üç tip kapitalist tanımlanabilir. Ulusal; yerel ve uluslararası düzeyde işleyen mali sermaye Birleşik Devletler kökenli ama dünya piyasalarında artan oranda yatırım ve üretim yapan uluslararası sınai sermayesi (çok uluslu şirketler) ve Birleşik Devletlerin iç piyasalarında ve bu piyasaların mal ve hizmet üreten yerli sermaye.
1950’LERİN DÜNYASI YENİDEN Mİ CANLANIYOR ? BİRLEŞİK DEVLETLER VE 1990’LARDA YÜKSELEN KÜRESEL GÜCÜ.
Bush dönemindeki Beyaz Saray, rakip müttefiklerinin küresel ve bölgesel ölçekteki rollerini, onların emellerini Amerikan çıkarlarına tabi biçimde tanımlarken, Birleşik Devletler’in gücünün dünya çapında tartışılmaz olduğu fikrini yeniden yaratma niyetini taşıyordu. George Bush Aralık 1992’de yaptığı veda konuşmasında, dış politikada ısrarla dünya egemenliğini ele geçirmek gerektiğinden söz etti. Amerikan “liderliği” ve “gücü”nün istikrarlı bir uluslararası düzen için şart olduğunu belirtti; “Amerika’nın ekonomik, siyasal ve tabiki askeri liderliği” her üç açıdan da “bunu büyük Amerikan çıkarcılığı’nı kapsıyordu. “İç gereksinimlerinin önüne aktif bir dış politika geçiyor” diyenleri dikkate almayarak, “Amerikan liderliğinin alternatifi vatandaşlarımız için çok değil daha az güvenlik, Amerikan ilkelerinin yayılması değil aktif olarak onlara düşmanlık besleyen bir dünyada tecrit edilmesi demektir.” demiştir.
1990’lara girildiğinde Yeni Dünya Düzeni, kısmen Avrupa ve Japonya’yı Birleşik Devletler’in küresel amaçlarına tabi kılma temeline dayanmakta, çağdaş uluslararası gerçeklikleri ya çok az içermekte yada hiç içermemektedir. Tersine, yıkıcı bir bakıştan doğan iradecilik ile yalnızca bu gücün ideolojik ve askeri yanını değerlendirmektedir. Ekonomik yana bakmayan, yanlızca Birleşik Devletler ve Üçüncü Dünya arasındaki askeri ve ideolojik kazanımları gören, pazar rekabetindeki kayıpları ihmal eden, Birleşik Devletler egemenliğindeki kayıpları ihmal eden, Birleşik Devletler egemenliğindeki geçmişe yüzünü çeviren ve şu anda ve gelecekteki görece eşit güce sahip rakiplerini görmezden gelen; kominizme karşı ideolojik, “terörist devletle’re” (Irak) karşı askeri zaferini kutlayan, Üçüncü Dünya’daki ulusalcı hükümetleri devirdiği (çoğunlukla çok sayıda insan ölümü ile) için sevinen ancak Amerika’daki kapitalizmin çürüdüğünü göremeyen bir yaklaşım mevcuttur. Kör noktalar tali değil, küresel güç kaybının ve stratejik kayıpların asli belirleyenleridir.
BİRLEŞİK DEVLETLER’İN İÇERİDE VE DIŞARIDA EKONOMİK GÜÇ KAYBI
Birleşik Devletler’in askeri ve ideolojik hegomanyasının ekonomik kapasitesiyle uyumlu olmadığını, Amerikan ekonomisinin küresel aktörlerinin piyasaların geliştirilmesinin ve güvence altına alınmasının, emperyalist devletçe çürüyen bir iç ekonomi, hoşnutsuz bir halk ve gittikçe itibar kaybeden bir siyasal sistem ile sağlandığı söylenmektedir. Siyasal, askeri ve ideolojik alanlarda dünya liderliğine soyunmak, ulusal sosyo-ekonomik alanlarla doğrudan ilişkilidir. Yetmişlerde, dünyanın en büyük 20 bankasının altısına (aktifler açısından) Amerikalılar sahipti; 1990’da ise yanlızca iki Amerikan bankası en büyük elli bankanın arasına girebildi.
Birleşik Devletler ekonomisi en az on yıldır aşağı doğru yönelen bir eğri çizmektedir. Amerikalılar parayı… biraz cari değeri olan mallar yaratmak ve üretmek yerine”para oyunu” oynayarak yani devir ve alımlarla, parayı ileri geri oynatarak kazanmaktadır.” Birleşik Devletler’in dış borcu Almanya’dan dört, Japonya’dan beş kat fazladır ve Japonya’da 75 dolar gibi küçük bir rakam olan kişi başına düşen dış borç yükü her Amerikan vatandaşı için 1.572 dolardır. 1979 ile 1991 arasında Birleşik Devletler fabrikaları 26 temel sanayide iç pazar paylarını kaybetmişlerdir. (Makine imalatından, bilgisayar ve otomobile kadar). Otomobil sektöründe Detroit’in “üç büyük “ imalatçısı yalnızca pazar payı kaybetmekle kalmamış, General Motors’un fabrikalarını kapatmasına ve onbinlerce işçiyi sokağa atması sürerken, Japon rakiplerine daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Japon araba yapımcıları kendi başlarına pazarın % 30’unu ele geçirmişlerdir. Kilit sektörlerden yanlızca uçak sanayi alanında Birleşik Devletler düşme eğilimini frenleyebilmiştir. Birleşik Devletler firmalarının son otuz yıldır dünyanın en büyük oniki şirketi listelerinden silinmesi de sanayi rekabetindeki kaybı teyid etmektedir. Amerika’nın Yeni Dünya Düzeni’ndeki “önde gelen sektörleri” artan bir şekilde tüketici malları (Proctor and Gamble, Philip Moris, Johnson and Johnson) ve kitle eğlence işletmeciliği diye anılan alanlar ile, inşaat mühendisliği, konfeksiyon (bu alanda Japonya’ya yapılan satışlar 1987’de 65 milyon dolar iken, 1991’de 400 milyon dolara ulaşmıştır.) ve hazır yemek endüstrisi alanlarında yoğunlaşmaktadır. Ancak, bu “önde gelen sektörler” yükselen bir egemenden çok güç kaybeden bir egemenin özelliklerindendir. SONY, Colombia Pictures’ı 3.4 milyar dolara satın almış; Toshiba ve Itoh, Time-Warner’ın önemli bir hissesini almış; Matsushita ve Electrical Industrial MCA’yı ele geçirmiş, 6 milyar dolardan fazla ödeyerek Universal Studio’ların sahibi olmuştur. Örneğin, 7-Eleven dükkanları Japonya’nın her yerine yayılmıştır ama artık ana şirketin sahibi Japonlardır. Japonya’da çok yüksek karlılıkla hizmet veren McDonald’s bile % 50 Japon ortaklığıdır. Dolara karşı Alman markı ve Japon yeni’nin değer kazanması ve bu iki ülkedeki tasarruf faiz oranlarının on yıldan fazla bir süredir göze çarpacak şekilde yükselmesi Amerika’nın azalan küresel gücünü ifade eden ek kanıtları oluşturmaktadır. Amerika’nın büyük ölçüde iç ekonosinin yapısal zayıflamasının neden olduğu küresel güç kaybı, eski Sovyetler Birliği ülkelerinde önde gelen kapitalist güçler ile etkili bir rekabete katılmakta Washington’un yetersiz kalmasına yol açtı. Bu ekonomilerde, özellikle ticari alanda, lider dış güç olarak ortaya çıktı. 1985 ile 1988 arasında bu piyasaların %30’unu ele geçirdi. Almanya Doğu Avrupa’nın makine teçhizat piyasasının %45’ini kontrol ederken, Birleşik Devletler % 2’den azını konrol edebiliyordu. Almanya büyük miktarlarda sermaye malı (giyim ve tekstil dahil) ihraç ettiğinden, muhtemelen toplam üzerinden yapılan istatistiklerde Almanya’nın kendisini uzun vadeli bölgesel güç olarak oluşturma potansiyeli görülemiyor. “Mal yapmak”tansa “para yapmak” yaklaşımı yirminci yüzyılın sonunda Amerikan siyasal ekonomisinde spekülatör egemenliğini bir kez daha kanıtlamaktaydı.
DIŞ BÜYÜME VE İÇ ÇÜRÜME : KÜRESEL GÜÇ DİYALEKTİĞİ
Bu amaca ulaşılması artan ölçüde iç kaynakların imparatorluğu oluşturmaya soyunmuş olan özel yada kamu aktörlerine aktarılmasına bağımlı olmaktadır. Devlet kaynaklarının teşviklerle imparatorluk kurulmasına aktarılması son onbeş yıldır Birleşik Devletler ulusal ekonomisi için çok vahim sonuçlar doğurmuştur: sosyal programlar alt üst olmuş, kamu sağlığı ve eğitim sektörleri dağıtılmış, evsizlik artmış, işsizlik çok daha kötü rakamlara ulaşmış ve yoksulluk yaygınlaşmıştır.Bir başka deyişle, ülkenin denizaşırı yatırımcılardan oluşan sınıfın yüksek küresel karlarını koruma ve büyütme çabaları, içeride büyük bir servet yoğunlaşmasına ve ekonomik eşitsizliklere dayanmıştır. Bu sınıfın devlet politikalarını etkileme öncelikleri ve kendi küresel faaliyetlerinin finansmanı için kaynakları dışarıda yöneltme yetenekleri büyük ölçüde mali güçlerine ve bundan kaynaklanan ulusal düzeyde egemen olmalarıyla yakından bağlantılıdır. Birleşik Devletler’de üst yöneticilerin ücretleriyle işçi ücretleri arasındaki gelir farkı sanayileşmiş ülkeler arasında en yüksek olanıdır, bu nedenle Amerikalı üst yöneticiler rakip kapitalist ülkelerdeki meslektaşlarına göre çok yüksek ücretler almaktadırlar. Vergi yasalarındaki değişimler zenginlere yoğun bir mali imkan sağlarken, orta ve alt sınıfların yaşam standartlarını da erozyona uğrattı. Bu gün 2 milyon civarında 14 ile 18 yaş arasındaki çoçuk çok düşük ücretler ile fazla mesai yaptırılarak çifliklerde, inşaatlarda, değirmenlerde ve benzin istasyonlarında tehlikeli işlerde (büyük makinelerin kullandırılması gibi ) çalıştırılmakta ve bunun sonucunda çeşitli uzuvlarını kaybetmekte, yanmakta, derin kesikler ve elektrik çarpmalarına maruz kalmaktadırlar. Daha da kötüsü, Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Kurumu araştırmacılarına göre gizli çalışan yüzlerce çocuk her yıl öldürülmektedir. Bu hazin durum vahim kazaların artmasına yol açmaktadır. Çalışma Bakanlığı’nın tehlikeli saydığı işlerde çalışanların oranı 1981’de % 16 iken, 1991’de %25’e çıkmıştır. 1988’de tam gün çalışan mühendislik fakültesi mezunlarına %46’sı, fen bilimleri mezunlarının ise % 26’sı yabancıydı, hatta ülkenin sağlık araştırmaları kurumlarında çalışan 5.000 bilim adamının üçte biri yabancılardan oluşmaktaydı. İki yıl sonra Başkan Bush denizaşırı ülkelerden alınacak vasıflı profesyonelle ilgili kotayı üç kat arttırarak, 55.000’den 140.000’e çıkaran bir tedbire imza attı. ABD içerideki eğitim sisteminin çüremesini telafi edebilmek için iyi eğitim almış Üçüncü Dünya Yeniçeri’lerinin kullanımı Amerikan küresel gücünü tekelci ve askeri bütçe önceliklerini etkilemeden koruma olanağı sağlamaktadır. Kamu sağlığı fonların kısılması özellikle ana çocuk sağlığı alanını etkilemiş ve düşük kilolu bebeklerin sayısında olağanüstü bir artış meydana gelmiştir. 1991’ de Birleşik Devletler düşük kilolu doğan bebekler açısınan Bulgaristan gibi yoksul ülkelerin bile gerisinde 26’ncı sırada kalmıştır.
Birleşik Devletler’de her yıl yaklaşık 40.000 bebek birinci yaş gününü kutlayamadan ölmektedir. Kamu sağlığı uzmanı Lucile Brown 1991’de okula başlayan çocuklardan %12 ‘sinin kurşun zehirlenmesi, kötü beslenme, ailede uyuşturucu kullanımı, düşük kilolu doğum ve öğrenme kapasitesini etkileyen diğer sorunlara sahip olduğunu belirtiyordu. Devlet Eğitim Kuralları Birliği ve Amerikan Tıp Birliği’nin 1990 yılında yaptıkları ortak çalışmada :”Amerikalı genç kuşakların hiç biri bu kuşak kadar sağlıksız, anne babalarının aynı yaşta bulundukları konumda kıyaslanamıyacak ölçüde ilgisiz ve yaşama karşı bu kadar hazırlıksız olmamışlardı.” demektedir. Her yıl 1 milyon genç kızın ( yaklaşık onda bir) hamile kaldığını, 2,5 milyon yetişkinin cinsel ilişki ile geçen hastalığa yakalandığını, yetişkin erkeklerin %10’u ile yetişkin kadınların %20’sinin kendi yaşamlarına son verme girişiminde bulunduğunu ve 15-19 yaş arası siyah gençlerin ölümlerinin en önde gelen nedeninin cinayet olduğunu belirtmektedir. Amerikan Akciğer Örgütü (ALA) “ Şimdi 1992’deyiz ve tedavi oranlarımız Malawi ve Nikaragua gibi ülkelerden daha düşük. Hastalarımızla başa çıkamıyoruz ve tüm veriler gittikçe daha fazla hastanın en iyi ilaçlarımıza karşı bağışıklık kazanmış tüberküloz türlerine yakalandığını gösteriyor. Tümüyle önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalığı, önlenemez ve tedavi edilemez hale getirdik. Kendimizden utanmalıyız. 1980’ler boyunca 2.000’den fazla şirket sosyal yardım uygulamalarını kaldırarak, yüzbinlerce çalışana ödemeleri gereken 21.5 milyar dolardan fazla tutarı varlıklarına aktarmışlardır. Sağlık hizmeti programlarına ilişkin federal bütçe kesintileri, zayıflayan hizmetler, artan maliyetler ve emek gücüne yapılan tıbbi yardımlardaki olağanüstü düşüş, geçmişte ve bugün Birleşik Devletler’in her yıl ülke nüfusunun daha büyük bir kısmını olumsuz etkileyen böylesine kritik bir sosyo-ekonomik sorunu çözmeyi reddetmekte ısrarlı olduğunu göstermektedir.
1980 ile 1990 arasında şehirlere doğrudan yapılan federal yardım %60 azaltıldı, 47 milyar dolarda 20 milyar doların altına indi. Reagan başkan olduğunda Birleşik Devletler’deki evsizlerin sayısı 250.000’in altındaydı hatta 100.000 gibi düşük bir rakamdaydı. Yedi yıl sonra bu rakam 600.000’lere fırladı ve Bush’un başkanlık döneminin sonunda yapılan araştırmalarda bu rakamın ikimilyona çıkarak büyüdüğünü gösteriyor. Yeni yapılan cezaevleri, polis sayısının artırılması, uyuşturucu karşıtı kampanyaların yaygınlaşması yükselen suç oranları karşısında gözle görülür bir etkiye sahip olamıyor. Şu anda Birleşik Devletler cezaevlerinde bulunan insan sayısı başka bir ülkede nüfusa oranla daha yüksek değildir. Reagan – Bush yönetiminin “daha ağır ceza” yaklaşımı suç oranlarını azaltmadığı gibi 1980-1990 arasında ikiye katlanarak 1.1 milyon kişiye ulaşmıştır. 100.000 kişiden 455’inin hapiste olduğu Birleşik Devletler sıralamada ikinci olan bir Güney Afrika’yı (311) dahi geçmiştir. Siyah Amerikalılar için bu oran 100.000’de 3.370 iken, ırk ayrımcılığının küresel kalbi olan bir ülkede siyahların oranı 100.000’de 681 dir; bu da Birleşik Devletler hapishanelerindeki siyahlardan beş kat fazla olduğunu göstermektedir. Ancak bu çarpıcı rakamlar bile ırk ayrımcılığının gerçek boyutlarını göstermekte yetersiz kalmaktadır.
Seçkinlerin arasında derin bir huzursuzluk vardır; siyasi sistemin içi öylesine boşaltılmıştır ki, siyasi liderlerin halk ya da ulus adına yaptıkları konuşmalar havada asılı kalmaktadır. 1992 başkanlık seçimlerinde seçmenlerin yalnızca %55’i oy kullanmıştır. Amerikanlılar Politikadan Niçin Nefret Eder? adlı araştırmasında seçmenlerden biri “onlardan öyle nefret ediyorsunuz ki, gerçekten bir seçim yaptığınızı hissedemiyorsunuz” diyordu. “Eğer oy verirseniz kötünün iyisine oy vermek zorunda kalıyorsunuz veya bir seçmenin söylediği gibi: “Onlar halkla ilgilenmiyorlar. Kendilerine para verenlerle, kendi arkadaşlarıyla ilgileniyorlar.” Siyasi sistemin yapısının açık gerçeği, her iki partinin de zenginlerden mali yardım almak için yarıştıkları, neoliberal bir program izledikleri ve kaynakların iç ekonomiden dışarı aktarılması da dahil, koşulsuz olarak egemen elitin uluslararası stratejisine teslim olduğudur.
Bugün Amerikan küresel gücü büyük ölçüde devlet teşviklerine, promosyonlara ve finansmana dayanmaktadır. Birleşik Devletler denizaşırı kapasitesi yükselen rekabet ortamında büyürken, ortaya bir “elde var sıfır” oyunu çıkmaktadır: dışarıda harcanan ya da yatırıma tabi tutulan ne varsa, bedeli iç ekonomiye ödetilerek yapılmaktadır. Hatta, devlet gelirlerinin ve özel kazançların iç ve dış toplumsal güçler arasındaki dağılımı büyük ölçüde bunlar arasındaki güç dengelerince belirlenmektedir. 1970’lerden beri içeride faaliyet gösteren maaşlı ve ücretli kesim aleyhine, ihracata ve küresel faaliyete yönelenler lehine kesin bir kayma mevcuttur; küresel çıkarların temsilcileri her düzeyde yürütme ve yasama gücüne nüfuz etmiştir. “küresel emperyalizmin kurucuları” ile devlet arasındaki yapısal bağlar “askeri ve sınai bütünleşme” olarak tanımlanan biçimden çok daha kapsamlı ve derindir. En büyük şirketler karlarını artan bir oranda dünya piyasalarından elde etmektedirler; yerel üreticiler tüketici olarak değil daha çok maliyet unsuru olarak görülmektedir. Emperyalizmin kurucuları için sorun, uluslararası piyasalardaki karları arttırmak için yerel maliyetlerin (emeklilik ödemelerinin, sosyal yardımların vb.) nasıl düşürüleceğidir. Denizaşarı yatırımcılar sermayelerini yeniden üretmek için geniş, sağlıklı ve iyi eğitilmiş bir emek gücüne gereksinim duymamaktadırlar. Onların gereksinimi – finansal hizmetlerin görülmesi ve otomatik cihazların kullanımı için seçkin, uzmanlaşmış, vasıflı emek gücünedir. Bu nedenle sağlığın, yeteneklerin ve eğitimin bozulması ihracatçı seçkinleri büyük ölçüde etkilememektedir. Sosyal hizmetler için yapılan harcamalar potansiyel bir kar olarak değil, bir maliyet olarak görülmektedir. Bu yüzden “ulusal ekonomi” ya da “ülke için kötü olan” Amerika’nın küresel aktörleri için hiç de öyle değildir. Sonuç olarak, Birleşik Devletler küresel gücü 1990’larda dünya pazarlarındaki rekabet gücü düşüşe geçtiği için yerel kaynakları düzeltme gereksinimi hissetmektedir.
SONSÖZ CLİNTON YÖNETİMİ : KÜRESEL LİDERLİK Mİ? İÇ İYİLEŞME Mİ?
Yaşam standartlarında son yirmi yılda ortaya çıkan kötüleşme, Amerikan halkının “imparatorluk” ile “cumhuriyet” arasındaki çelişkiyi farketmesine neden olmuş olabilir. Clinton iki seçenekle karşı karşıya idi: ya küresel imparatorluk kurma konusunda Bush’un politikalarını izleyecek, ya da ülke ekonomisinin ve toplumun yeniden yapılandırılmasını sağlayacaktı. Seçim imparatorluk ya da cumhuriyet arasında yapılacaktı ve yapıldı. Amerika’yı yeniden yapılandırırken küresel liderliğin korunabileceğini söylemek anlamsızdır. Bunun çok basit bir nedeni vardır: ikisini birlikte yürütecek yeterlilikte kaynak bulunmamaktadır. İlişki çok açıktır: imparatorluk büyüdükçe, iç ekonomi zayıflamaktadır. Çürüyen şehirler ve Los Angeles tipi ayaklanmalar Çöl Fırtınalarının bedelidir. Birleşik Devletler’de imalat yatırımlarının düşmesi, denizaşırı ülkelerde yapılan büyük ölçekli yatırımların sonucudur. Emperyalist seçkinlerle Amerikan halkı arasındaki açı gittikçe genişlemektedir. Seçim kampanyası boyunca Başkan Clinton dolaylı olarak dışarıda kurulmakta olan imparatorluk ile iç ekonominin yeniden yapılandırılmasının birbiriyle uyumlu olmadığını ifade etti. Bush’un “küresel liderlik” tercihinin yerine Clinton’un “Amerika’yı yeniden yapılandırma” vurgusunu benimseyen bir çok seçmen de böyle düşünüyordu. Clinton’un seçimler sırasında öne çıkardığı konulardan vazgeçtiğinin en çarpıcı belirtisi anahtar rolü üstlenen ekonomi ve dış politika ile ilgili yönetsel kademelere “ küresel liderlik” yanlısı bireyleri getirmesi oldu: bunlar serbest ticaretçiler, çok uluslu yatırım ve bankacılık çevrelerinin teşvikleri ve Üçüncü Dünya’ya müdehaleyi de kapsayan dış Amerikan gücü taraflarından oluşuyordu.1994’de zenginlerle yoksullar arasındaki gelir oransızlığı büyümeye devam ediyor, tüm işçilerin satın alma gücü düşmeye devam ediyor, istikrarlı ve iyi ücretli yüzbinlerce istihdam alanı yok oluyor ve yerine geçici/part-time işlere bırakıyor ve bir yıl öncesine göre Amerika’daki evsiz aileler çok belirgin bir artış gösteriyor. Bu eğilimlerin ülkedeki yoksulları altüst edici etkisi biteceğe benzemiyor. Aynı kendisinden önce gelen Reagan ve Bush gibi Clinton’un da bu konudaki tavrı aynı: yasaları çiğneyenleri hapsetmek için daha fazla mali kaynak ayır ve “düzeni” koru. Beyaz Saray Eylül’de onbinlerce yeni polis istihdam etmek ve bölgesel hapishaneler inşa etmek amacıyla 28 milyar dolarlık sert bir anti-suç yasa tasarısını kabul etti. Bu yasa aynı zamanda sanayileşmiş dünya hapishanelerindeki nüfus yüzdesi en yüksek olan bu ülkedeki ceza maddelerini de sertleştiriyordu.
Sonuç :
Birleşik Devletler çok büyük tutardaki devlet harcamaları ve yaygın denizaşırı örgütleri aracılığıyla küresel rakiplerine karşı askeri ve ideolojik üstünlük sağladı. Yasal düzenlemelerini daha zayıf devletlerin üzerinde kendi yasalarını geçerli kılabileceği bir şekle getirdi. Birleşik Devletler çokuluslu şirketleri dünya çapındaki yatırımlarını, ticaretlerini ve karlarını arttırdılar. Bu yalnızca kendi etkileri altına aldıkları çeşitli ulusların siyasi temsilcileri sayesinde olmadı. Bu onlara devlet kaynaklarını (teşvikler, vergi ayrıcalıkları) ve karlarını müsrifçe kullanarak denizaşırı faaliyetlerini finanse etme olanağını tanıdı. Birleşik Devletlerin ulusal ekonomisi ve toplumsal yapısı bozulmakta, sanayi ve imalat düşmekte, bütçe ve ticaret açıkları büyümektedir dış borç yükselmekte, sağlık ve eğitim sistemini yeni ciddi sorunlar sarmalamaktadır. Sosyal bütçeler iyice kısılmakta, büyük merkezi şehirler çürümekte, emek gücü artan bir şekilde düşük ücret, hiçbir sosyal koruması veya onları patronun suistimallerinden koruyacak işyeri temsilcisi olmayan, iş güvenliğinden yoksun bir bileşime ulaşmaktadır. Denizaşırı teşvikler, krediler ve askeri harcamalar şeklinde devlet bütçesinden yapılan transfer için programları temelinden yıkılmıştır. Birleşik Devletlerin “düşüşü” haksız Japon rekabetinden ya da “Japon pazarına gerçek bir giriş sağlanamamasından”; veya Amerikan kuruluşlarının başarısızlığından değildir: çokuluslu şirketler denizaşırı ülkelerde… yatırım yapmaktadırlar. İç ekonominin, devlet gücünün iç kurumlarını tahrip eden ve toplumu kemiren küresel liderlik ile takas edilmesini sağlamak bu ulusun seçkinlerinin başarısıdır. Bu yalnızca soyut anlamda bir “tasarruf ve yatırım” sonucu olmayıp, daha çok devleti dönüştürme –bir imparatorluktan cumhuriyete- sorunudur, bu da Amerikan toplumunu ve hazineyi küresel liderlik adına sömürmekten kar elde eden önemli siyasal partiler, bankalar ve tekellerle karşı karşıya gelmek demektir.
Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin siyasi, askeri ve ekonomik açıdan Avrupa’nın gerisinde kalması devlet büyüklerini bazı tedbirler almaya zorlamış, bu alanlarda Avrupa’nın nasıl geliştiğinin öğrenilmesi için bazı gençler oraya gönderilmiştir. Avrupa’ya özellikle Fransa’ya giden gençler oradaki edebiyata hayran kalmış ve dönüşlerinde, gördükleri yenilikleri Türk edebiyatında uygulamaya başlamışlardır. Değişiklikler önce siyasi alanda görülmüştür. Edebiyat alanında yapılan değişikliklerle belli dönemler halinde günümüze kadar süren yeni bir edebiyat başlamıştır.
Bu dönemlerden biri de Cumhuriyet dönemi edebiyatıdır. Cumhuriyet dönemi edebiyatı, Milli Edebiyat ‘tan kesin hatlarla ayrılmamaktadır. Çünkü Milli edebiyat sanatçıları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında en önemli eserlerini vermişlerdir. Yakup Kadri, Halide Edip, Reşat Nuri, Refik Halit ve daha birçoğu Cumhuriyet’in ilk elli yılına damgalarını vurmuşlardır. Ancak Cumhuriyet’in ilanıyla çok hızlı bir şekilde yapılan devrimlerle, Türk aydını takip etmekte zorlandığı bir siyasi değişim yaşamıştır. Latin harflerin kabulü, eski yazı ve yeni yazı kargaşası ortalığı karıştırmaya yetiyordu. Böyle bir ortamı, öncekilerden ayırmak için 1923 yılını hala devam eden bir edebiyat döneminin başlangıcı olarak kabul edilir.
Cumhuriyetin ilanından sonra edebiyatımız, çağdaş anlayışlar doğrultusunda gelişmesini başarıyla sürdürmüştür. Cumhuriyetin ilk yıllarında ‘Beş Hececiler’ olarak adlandırılan şairler topluluğu, en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. Yine bu yıllarda Kurtuluş Savaşı’nın etkisiyle edebiyatta genel olarak Anadolu’ya bir yönelim başlar.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı, Divan edebiyatının terk edilmesinden sonra teşekkül eden Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati ve Millî Edebiyat adlarıyla anılan edebiyat tarzları vasıtasıyla oluşturulan zemin üzerine kurulmuştur. Cumhuriyet devri edebiyatının ilk dönem eserleri değişen siyasî, sosyal ve kültürel çerçevenin etkilerini taşır. Dildeki sadeleşme hareketi artık yerleşmiştir. Aruz bırakılarak hece kullanılmıştır. Şiirde ve düz yazıda toplumun her kesiminden gelen sanatçılar sayesinde konular oldukça genişletilmiştir. Buna bağlı olarak mekânlar da çeşitlilik kazanmıştır. Anadolu’ya daha çok yer verilmiştir. Roman ve hikâyelerde toplum sorunları, gözleme dayanan bir gerçeklikle anlatılmıştır. Kurtuluş Savaşı ve bu dönemdeki toplum hayatı da konu edilmiştir. Tiyatro eserlerinde de millî konular işlenmiştir.
1) Yazı diliyle konuşma dili arasındaki fark ortadan kalkmış dildeki sadeleşme çama.arı aralıksız olarak sürmüştür.
2) Edebiyatımız bu dönemde toplumcu bir karakter kazanmış gerçekçi bir anlayış güdülmüştür.
3) Aruz ölçüsünün yerini hece ölçüsü almış, şiirlerde de günlük konuşma dili kullanılmıştır. Yine bu dönemde şiirin biçimce daha da serbestleşmesi sağlanmıştır.
4) Şiir, roman, hikaye ve tiyatro gibi türlerde önemli gelişmeler olmuştur.
5) Cumhuriyetin kuruluşuyla 1940 (İkinci Dünya Savaşı) yılları arasında eser veren şair ve yazarlar genellikle daha önceki Milli Edebiyat akımının etkisinde tam anlamıyla ‘yerli’ ve ‘halka doğru’ ; veya Batı’nın, özellikle Fransız edebiyatının etkisinde kişisel yollarında yürümüşlerdir.
6) Cumhuriyet edebiyatının temelinde İstiklal Savaşı ve Atatürk devrimleri vardır. Şiirler, romanlar, hikayeler bu iki konu ile doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantılıdır.Milli duygu ve heyecan geliştirmeye yönelik bu çabalar Milli edebiyatın bir devamı niteliğindedir.
7) Milli edebiyatla başlayan halka inme, Anadolu’yu tanıma çabası bu dönemin edebiyatında ana ilkelerden olmuş, Türk halkının her kesimi edebiyata girmiştir. Artık edebiyat İstanbul’un sınırlarını tamamen aşmıştır.
8) Yeni kurulan devlet ile yapılan bazı devrimleri halka tanıtmak ve benimsetmek görevi Cumhuriyet dönemi sanatçılarına düşmüştü. Sanatçı, siyaset ile halk arasında bir köptü olmuş, devrimleri yorumlamış, açıklamış ve savunmuştur.
9) Yeni dil ve eski dil tartışmaları Cumhuriyet ile noktalanmış, siyasi güç, olayı tekeline almış ve Türk Dil Kurumu’nu kurarak dilde geri dönülmez bir yenileşmeye yoluna gidilmiştir.Ancak bazen çok aşırıya gidilerek halkın anlayamadığı kelimeler dile konularak Türkçe yabancı bir dil haline gelmiştir.
10) Cumhuriyet’ten önce sadece sempati duyulan Türk Halk sanatları ve folkloru ön plana alınmış, öncekilerin küçümsediği Karacaoğlan’ın, Yunus’un tarzı örnek alınmıştır. Artık harf benzerliği de kurulan Batı edebiyatı daha yakından takip edilmiştir.Türk edebiyatı, batı edebiyatının yeniliklerini, akımlarını uygulamaya başlamıştır.
CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ (1923–1940)
Aruz ölçüsü bırakılmıştır. Serbest ölçü ve hece ölçüsü kullanılmıştır.
Dilde sadeleşme hareketi başarıya ulaşmış ve İstanbul Türkçesi esas alınmaya başlanmıştır.
Edebiyatımız İstanbul aydınlarının tekelinden kurtulmaya başlanmıştır. Anadolu’dan aydın yetişmeye başlamıştır.
Romanda ve hikâyede halk gerçekleri tamamen yerleşmiştir.
Uluslar arası düzeyde sanatçı yetişmiştir.
Tiyatro ve deneme alanında büyük gelişmeler gösterilmiştir.
Bu dönemden itibaren farklı edebi topluluklar ortaya çıkmaya başlamıştır.
AHMET HAMDİ TANPINAR (1901-1962)
Hece ölçüsünü şiirimize en iyi uygulayan şairimizdir.
Şiir dilimize yeni bir ses getirmiştir.
Kendine özgü bir söyleyiş geliştirmiştir.
Hikâye ve romanlarında şiirsel bir dil kullanmıştır. Psikolojik derinlik, bilinçaltına inen bir duyarlılık göstermiştir.
Vatan sevgisi, geçmişe hasret gibi temalar işlenmiştir.
Eserleri: Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Abdullah Efendi’nin Rüyası, Beş Şehir, Mahur Beste, 19.Asır Türk Edebiyatı, Yaşadığım Gibi.
SAİT FAİK ABASIYANIK (1906-1954)
Türk hikâyeciliğinin temel taşlarındandır.
Çehov tarzı hikâyeciliğinin en usta temsilcisidir.
Günlük konuşma dilini, argoyu, halk söyleyişini hikâyelerinde işlemiştir.
Çoğunlukla sıradan insanların hayatlarını eserlerinde işlemiştir.
Eserleri Sarnıç, Semaver, Şahmerdan, Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar, Kayıp Aranıyor, Âlem Dağında Var Bir Yılan, Havada Bulut, yaşamak Hırsı, Şimdi Sevişme Vakti…
FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL (1898-1973)
Beş hececilerdendir.
Şiirleri aşk, memleket güzelliği, vatan sevgisi üzerine kuruludur.
Anadolu’yu şiirlerinde en iyi işleyen şairlerimizdendir.
Anadolu’yu işlenmemiş bir sanat olarak kabul edip ona yönelmiştir. Bu yönü diğer sanatçılarımıza örnek olmuştur.
Anadolu’yu en güzel işleyen şiiri “Han Duvarları”dır.
Eserleri: Gönülden Gönüle, Şarkın Sultanları, Dinle Neyden, Çoban Çeşmesi, Bir Ömür Böyle Geçti, Elimle Seçtiklerim, Tatlı Sert, Akıncı Türküleri, Han Duvarları, İlk Göz Ağrısı…
ZİYA OSMAN SABA(1910-1957)
Şiirlerinde çocukluk özlemi, anılara düşkünlük, ev ve aile sevgisi, yoksul yaşamlara karşı utanç ve acıma, Allah’a kulluk, kadere boyun eğme, küçük mutluluklara yetinme ve ölüm gibi konuları işlemiştir.
Hece ölçüsünü kullanmakla birlikte 1940′tan sonra serbest şiir yazmaya başladı
Şiir kitapları: Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak;
Mesut İnsan Fotoğrafhanesi ise öyküsüdür.
ORHAN VELİ KANIK (1914-1950)
Edebiyatımızın en serbest şairidir.
Mecazlı söyleyişi, kapalı anlatımı, benzetmeleri şiirimizden atan kişidir.
Eski şiirimiz ile yeni şiirimizi tamamen birbirinden ayırmıştır.
Şiirlerinde gündelik konuşmayı, sıradan insanların hayat koşullarını, yaşama biçimlerini kullandı.
Garip akımının kurucusudur.
Eserleri: Garip, Vazgeçemediğim, La Fontaine’den Seçmeler, Karşı, Nasrettin Hoca Hikâyeleri, Destan Gibisi…
OKTAY RIFAT HOROZCU(1914-1988)
Garip akımının temsilcilerindendir.
Başlangıçta, yeni bir hava içinde, güçlü aşk şiirleri; toplumcu sanat ilkesinden hareketle halk deyimi ve söyleyişlerinden masal ve tekerlemelerden faydalanarak başarılı taşlamalar; sosyal şiirler yazdı. Perçemli Sokak adlı kitabıyla birlikte şiir anlayışında büyük değişiklik olmuş soyut şiire kaymıştır.
Son şiirlerinde öz ve biçim yoğunlaştırmalarıyla estetik planda yeni ve güçlü bir şiir estetiği yakalamıştır.
Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Şiirler, Güzelleme, Karga İle Tilki, Aşk Merdiveni, Denize Doğru Konuşma, Dilsiz ve Çıplak
MELİH CEVDET ANDAY(1915)
Garip akımının temsilcilerindendir.
Şiirlerinde toplumsal gerçekliği inceler.
Daha sonra ilk şiirlerindeki romantizmden sıyrılarak duygulardan çok aklın egemenliğine, güzel günlerin özlemine bırakır.
Söz oyunlarında arınmış yalın bir dil vardır. Düz yazılarında ise yoğun bir düşünce, şiirsel, esprili, özlü bir dil vardır.
Fıkra, makale, gezi, roman, tiyatro ve şiir yazmıştır. Çevirilerde yapmıştır.
Şiirleri: Garip, Rahatı Kaçan Ağaç, Telgrafname, Yanyana.
Denemeleri: Çevirileri; İngiliz Edebiyatından Denemeler
Tiyatroları: Komedya, İçerdekiler, Gizli Emi
ENİS BEHİÇ KORYÜREK(1891-1949)
İlk şiirlerini Servet-i Fünun etkisinde yazdı.
Şiire aruz vezniyle başlamıştır.
Hece ile yazdığı ilk şiirlerinde aşk duygularına yer vermekle beraber, daha sonra kurtuluş savaşı yıllarında milli duyguları ve tarihi kahramanlıkları işleyen heyecan yüklü epik şiirler yazmıştır.
Miras ve Güneşin Ölümü adlı şiir kitabı vardır.
HALİT FAHRİ OZANSOY(1891-1971)
Şiire aruzla başlamıştır. Aruza veda adlı şiiriyle, aruz veznini bırakıp heceye yönelmiştir.
Şiirlerinde çoğunlukla egzotik sahnelere, hüzün ve melankoli gibi bireysel duygulara, aşk ve ölüm temalarına rastlanır.
Şiirlerinde konuşulan Türkçeyi başarıyla kullanmıştır.
Şiir, roman ve tiyatro türlerinde eserler vardır
Baykuş, Efsaneler, Cenk Duyguları, Hayalet,Rüya adlı eserleri vardır.
YUSUF ZİYA ORTAÇ(1896-1967)
Yusuf Ziya da diğerleri gibi şiire aruzla başlamış daha sonra heceye geçmiştir.
Şiirlerinde günlük hayatın çeşitli görünümlerini sade bir dille işlemiştir.
Akbaba adlı mizah dergisini çıkarmıştır.
Akından Akına, Bir Rüzgâr Esti, Yanardağ, Âşıklar Yolu adlı eserleri vardır.
ORHAN SEYFİ ORHON(1890-1972)
Şiire aruzla başlar daha sonra heceyle devam eder.
Şiirlerinde daha çok şahsi konuları işler.
Bazı şiirlerinde halk şiirinin şekillerini de kullanmıştır.
Bireysel duyguları işleyen, ahenkli ve zarif şiirlerinde temiz duru bir Türkçe kullanmıştır.
Fırtına ve Kar, Gönülden Sesler, Peri Kızı İle Çoban, O Beyaz Bir Kuştu adlı eserleri vardır.
AHMET KUTSİ TECER (1907-1967)
Halkın ayağına giden şairdir.
Şiiri nesirden ayırmaya çalışmıştır.
Hecenin gelişmesi için elinden geleni göstermiştir.
Çeşitli alanlarda eser vermiştir.
Eserleri: Şiirler, Köylü Temsilleri, Sivas Halk Şairleri Bayramı, Köşebaşı, Bir Pazar Günü, Satılık Ev…
HALİKARNAS BALIKÇISI (1886-1974)
(CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI )
“Denizi, deniz hayatını” edebiyatımıza tam anlamıyla yerleştiren yazardır.
Bodrum’u, Ege efsanelerini, balıkçıları hayatlarını eserlerinde işlemiştir.
Eserleri: Ege Kıyıları, Aganta- Burina- Burinata, Merhaba Akdeniz, Turgut Reis, Mavi Sürgün, Anadolu’nun Sesi, Hey Koca Yurt, Deniz Gurbetçileri…
AHMET MUHİP DIRANAS (1909-1982)
Bireyci şiiri estetik anlayışla özenle uygulamıştır.
Hece ölçüsünü kullanarak yeni bir şiir dili oluşturmaya çalışmıştır.
Eserleri: Şiirler, O Böyle İstemezdi, Gölgeler Çıkmaz
MEMDUH ŞEVKET ESENDAL (1883-1952)
Hikâyeciliğimizin önemli isimlerindendir.
Her gün gördüğümüz ancak önemsemediğimiz kişileri hikâyelerinde işlemiştir.
Hikâyelerinin konusunu genellikle gündelik hayattan seçer.
Günlük konuşmaları içtenlikle yansıtmıştır.
Hikâyelerinde olağanüstü varlıklar ve olaylar yoktur.
Eserleri: Ayaşlı ve Kiracılar Miras.
CAHİT SITKI TARANCI (1910-1956)
Eserlerinde “ölüm korkusu” hâkimdir.
Heceye yeni şekiller katmıştır.
Türkçenin incelikleri ustalıkla kullanmıştır.
Toplumsal konuları kendi penceresinden yansıtmıştır.
Eserleri: Otuz Beş Yaş, Ömrümde Sükût, Düşten Güzel, Ziya’ya Mektup.
NURULLAH ATAÇ (1898-1957)
Deneme alanında önemli eserler vermiştir.
Türkçenin sadeleşmesi için çok uğraşmıştır.
Eserlerinde ısrarla devrik cümleler kullanmıştır.
Eserleri: Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri, Sözden Söze, Diyelim, Söz Arasında, Günce Açarken..
BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU (1911 -1975)
Milli konulara eğilmiştir.
Halk folklorünü işlemeye çalışmıştır.
Şiirlerinde; masallardan, türkülerden yararlanarak, doğa tutkusunu, insan sevgisini, yaşama sevincini, toplumsal sorunları yansıttı.
Aynı zamanda Cumhuriyet döneminin ünlü ressamlarındandır.
Yazıları, Tezek (1975), Delifişek (1975), Resme Başlarken (1977) adlı kitaplarda toplandı.
NECİP FAZIL KISAKÜREK (1905-1983)
Türk edebiyatının en büyük şairlerindendir.
Sağlam bir dil yapısı, düzgün hece yapısı, sağlam bir teknik, felsefi derinlik, özgün bir anlatış gücüne sahip bir şairdir.
Aynı zamanda önemli bir fikir adamıdır.
Ona göre şiir: “Allah’ı arama işidir”
Şiir Kitapları: Kaldırımlar, Örümcek Ağı, Ben ve Ötesi
Oyun Kitapları: Tohum Künye, Bir Adam Yaratmak ,Satırbaşı
Diğer eserleri: Çöle İnen Nur
ARİF NİHAT ASYA (1904-1974)
Edebiyatımızda bayrak şairi olarak tanınmıştır.
Eserlerinde Türklüğü, vatan ve bayrak aşkını işlemiştir.
Edebiyat öğretmenliği ve milletvekilliği yapmıştır.
Eserleri:Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor Heykeltraş (1924), Yastığımın Rüyası (1930), Ayetler (1936), Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor (1946), Rubaiyyat-ı Arif (1956), Enikli Kapı (1964), Kubbe-i ardâ (1956)
FALİH RIFKI ATAY (1894-1971)
Eserlerinde Atatürkçülük ön plandadır.
Aşırı bir Batı taklitçiğini savunmuştur.
Türkçeyi ustalıkla kullanmıştır.
Eserleri :Ateş ve Güneş, Zeytindağı,Çankaya,Atatürk’ün Hatıraları, Baş Veren İnkılapçı, Atatürk Ne İdi,
Denizaşırı, Bizim Akdeniz, Gezerek Gördüklerim ( Seyahat yazıları)
YAŞAR KEMAL (1923- )
Türk romancılığının en usta kalemlerindendir.
Eserleri içeride ve dışarıda çokça ödül almıştır.
Çukurova’da çalışan işçilerin hayat şartlarını, yaşama biçimlerini, ağaların köylülere zulümlerini ustaca ve realist bir yaklaşımla ele almıştır.
Romanları;
Teneke (1955) Orta Direk (1960) İnce Memed (1.Cilt; 1955, 2. Cilt; 1969, 3. Cilt; 1984) Ağrı dağı efsanesi ( 1970) Kimsecik (1980)
Binboğalar Efsanesi ( 1971 Ölmez Otu Üç Anadolu Efsanesi (1969) Çakırcalı Efe (1972) Yılanı Öldürseler (1976) Höyükteki Nar Ağacı (1982)
Demirciler Çarşısı Cinayeti(1974) Yusufçuk Yusuf (1975 Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)
Kuşlar da Gitti ( 1978) Allah’ın Askerleri (1978) Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1998 Kimsecik II (1985)
Kale Kapısı (1986) Kanın Sesi (1991) Ağıt (1992
Hikâyeleri: Sarı Sıcak (1952) Bütün hikâyeleri (1967)
ATİLLA İLHAN (1925-2006)
Toplumcu-mücadeleci görüşlerini bireysel romantizmle bütünleştirmiştir.
Dili zengindir.
Çeşitli dallarda eserler vermiştir.
Romanları: Sokaktaki Adam , Kurtlar Sofrası, Yaraya Tuz Basmak..
Şiirleri: Duvar, Ben Sana Mecburum, Elde Var Hüzün ,Korkunun Krallığı Yasak Sevişmek Tutuklunun Günlüğü…
ABBAS SAYAR (1923-1999)
Cumhuriyet sonrası edebiyatımızın güçlü kalemlerindendir.
Anadolu’nun deyişlerini yaşam koşullarını, Orta Anadolu’nun zorlu kış koşullarını eserlerinde çok içten ve güzel yansıtmıştır.
En önemli eseri:”Yılkı Atı”dır. TRT roman ödülü almıştır.
Diğer eserleri: Çelo, Can Şenliği, Yorganımı Sıkı Sar, Anılarda Yumak Yumak Noktalar
0RHAN PAMUK ( 1952- )
Nobel edebiyat ödülü almış tek yazarımızdır.
Eserleri : Benim Adım Kırmızı , Cevdet Bey Ve oğulları , Kar , Beyaz Kale, Kara Kitap, Sessiz Ev.
KEMAL TAHİR (1910-1973)
Toplumcu yazarlarımızdandır.
Eserlerinde köy insanı, gurbete çıkmış garibanların hayat şartlarını gözlemci bir tiple anlatmıştır.
Eserleri: Esir Şehrin İnsanları, Yorgun Savaşçı, Devlet Ana,Hür Şehrin İnsanları, Köyün Kamburu…
ORHAN KEMAL (1914-1970)
Sosyalist görüşleri ile ön plana çıkaran bir yazardır.
Anadolu insanının yaşam koşullarını, köylülerin ,işçi sınıfının ezilmişliğini eserlerinden sıkça işlemiştir.
Eserleri : Eskici ve Oğulları, Baba Evi, Cemile, Ekmek Kavgası, Tersine Dünya, Üç Kağıtçı, Hanımın Çiftiği…
ÖZDEMİR ASAF (1923-1981)
Şiirlerinde toplumla, yaşadığı çağla, kendisiyle hesaplaşma içindedir.
Şiirlerinde toplumsal ve bireysel çelişkilerini “sen-ben” ikileminde yansıttı.
Eserleri : Dünya gözüme Kaçtı, Sen Sen Sen, Yalnızlık Paylaşılmaz, Çiçekleri Yemeyin
Özdemir Asafça (deneme),Dün Yağmur Yağacak (öykü)
TARIK BUĞRA (1918-
Önemli romancılarımızdandır.
Anadolu insanının kültürünü . inançlarını, tarihini işlemiştir.
Eserleri : Küçük Ağa, Osmancık,İbiş’in Rüyası, Firavun İmamı, Küçük Ağa Ankara’da…
Cumhuriyetin ilanından sonra edebiyatımız, çağdaş anlayışlar doğrultusunda gelişmesini başarıyla sürdürmüştür. Cumhuriyetin ilk yıllarında “Beş Hececiler” olarak adlandırılan şairler topluluğu, en parlak dönemlerini yaşamaktaydı. Yine bu yıllarda Kurtuluş Savaşı’nın etkisiyle edebiyatta genel olarak Anadolu’ya bir yönelim başlar.
Bu dönemin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Yazı diliyle konuşma dili arasındaki fark ortadan kalkmış dildeki sadeleşme çama.arı aralıksız olarak sürmüştür.
2- Edebiyatımız bu dönemde toplumcu bir karakter kazanmış gerçekçi bir anlayış güdülmüştür.
3- Aruz ölçüsünün yerini hece ölçüsü almış, şiirlerde de günlük konuşma dili kullanılmıştır. Yine bu dönemde şiirin biçimce daha da serbestleşmesi sağlanmıştır.
4- Şiir, roman, hikaye ve tiyatro gibi türlerde önemli gelişmeler olmuştur.
5- Cumhuriyetin kuruluşuyla 1940 (İkinci Dünya Savaşı) yılları arasında eser veren şair ve yazarlar genellikle daha önceki Milli Edebiyat akımının etkisinde tam anlamıyla “yerli” ve “halka doğru” ; veya Batı’nın, özellikle Fransız edebiyatının etkisinde kişisel yollarında yürümüşlerdir.
Yine bu dönemde (1928) ortaya çıkan “Yedi Meşaleciler”, “Beş Hececiler” gerçeklere dayanmayan “memleket edebiyatı” anlayışına sahip olmakla suçlamışlardır. Amaçları “canlı, samimim ve gerçekçi olmak” şeklinde açıklamışlardır. “Yedi Meşaleciler” adını almalarının nedeni ise “Yedi Meşale” adlı derginin etrafında toplanmış olmaları ve bu adla ortak bir yapıt yayınlamalarıdır. Bu sanatçılar şunlardır:
MUAMMER LÜFTİ BAHŞİ
VASVİ MAHİR KOCATÜRK
ZİYA OSMAN SABA
SABRİ ESAT SİYAVUŞGİL
CEVDET KUDRET SOLOK
YAŞAR NABİ NAYIR
KENAN HULUSİ KORAY
Cumhuriyetin ilanından günümüze kadar edebiyatımızı etkileyen sosyal, siyasi,
Kültürel, ekonomik, coğrafi olaylar:
* Kılık kıyafet değişikliği
* Kadın erkek eşitliği
* Yeni partilerin kurulmasına izin verilmesi
* Çok partili hayata geçiş
* Milletler Cemiyetine Katılış
Cumhuriyet Dönemi Türk edebiyatının oluşumunda etkili olan ve eserlere yansıyan
Karakteristik özellikler:
* Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında genel olarak Anadolu’ya yönelme görülür.
* Eserler Anadolu anlatılmış, aydınların Anadolu’yu tanımadıklarından bahsedilmiştir. Bu gibi şeylerle memleket anlayışı ortaya çıkmıştır.
* Aydınların halka yönelmesi ile birlikte kurtuluşun sadece İstanbul’dan
olamayacağı anlaşılmıştır. Anadolu çoğu zaman yöneticiler ve aydınlar tarafından
bir zahire ve asker deposu olarak görülmüş, gerekli hizmet devlet tarafından
verilmemiştir. Yani Osmanlı’nın Anadolu’yu göz ardı etmesi aydınları Anadolu’ya
dönük eserler vermeye itmiştir.
Yukarıda ifade edilen temalar bu dönemin anlayışı hakkında ipuçları vermektedir.
* Cumhuriyetten önceki dönemlerde Anadolu çoğunlukla eserlere yansıtılmamıştır.
* Hikâye ve tiyatrolarda anlatılan olayların çoğu İstanbul’da geçmektedir.
* Cumhuriyetten önceki dönemler de anlatılacak olay yazar tarafından seçilir yazar olayı kurgular öyle anlatırdı. Yani yazılarda çoğunlukla sanat yapma amacı vardı. Cumhuriyetten sonraki dönemlerde ise sanat kaygısı güdülmeksizin doğrudan anlatım kullanılmıştır. Hayat olduğu gibi okuyucuya aktarılmıştır.
* (Türk Edebiyatında Anadolu ilk kez Çalıkuşu romanında anlatılmıştır.)
1. Cumhuriyet Döneminde memleket edebiyatı zevkiyle Batı’dan gelen anlatım biçimleri Türk edebiyatında başarılı bir şekilde kullanılmıştır.
2. Cumhuriyet döneminde Anadolu coğrafyası, Anadolu insanının hayatı, zevkleri edebi eserlerde çok fazla işlenmiştir.
3. Cumhuriyet döneminde birey ön plana çıktığı için, bireyi yakından ilgilendiren psikoloji ve psikiyatri bilimlerinden yararlanılmıştır.
4. Cumhuriyet döneminde milleti oluşturan değerler farklı yönleriyle edebi eserlerde yer almıştır.
5. Cumhuriyet döneminde batı düşüncesindeki gelişmelerden doğan yeni açılımlar eserlerde kendini göstermiştir.
6. Sezgicilik, varoluşçuluk, gerçeküstücülük gibi batılı akımların etkisi vardır.
7. Cumhuriyet döneminde önceki dönemlerin tersine İstanbul ve İstanbul hayatına değil; Anadolu’ya ve Anadolu hayatına yönelme söz konusudur.
8. Cumhuriyet döneminde Şiirde hece kullanılmış, dil sadeleşmiş, konularda Anadolu işlenmiş, Anadolu ya yönelme başlamıştır. Çağdaşlaşma için neler yapılması gerektiğinden bahsedilmiş, konu olarak ve eserlerde Atatürk‘ün ilkeleri bir yol olarak görülmüştür. Atatürk ilke ve inkılâplarının halka benimsetilmesi amacıyla eserlere yansıdığı görülür.