KİTABIN ADI Birinci Dünya Savaşında Bir Yedek Subay’ın Anıları
KİTABIN YAZARI Faik TONGUÇ
YAYINEVİ VE ADRESİ Türkiye İş Bankası Yayınları
BASIM TARİHİ Nisan 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI Vatan savunması ile başlayan, hayat mücadeleleri ile geçen, ulu önder Atatürk’ün önderliğinde yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile sonuçlanan bir ömrün panoraması verilerek, geçmiş ve geleceğe ışık tutmaktır.
KİTABIN ÖZETİ :
Mülkiye Mektebini bitiren yazarımız Londra’da öğrenim görmektedir. 1 nci Dünya Savaşının çıkması üzerine, İstanbul’a dönmüş, bir hafta sonra Aksaray Askerlik Şubesine müracaat ederek Harbiye Mektebine yazılmıştır.
1914 Haziran’ında Maçka Talimgahında eğitime başlamıştır. Bu arada gördüğü kıt’a halindeki iki tatbikat onun askerlik hakkında fikir değiştirmesini sağlamıştır. Meşrutiyet’in ilanı ile temeli atılan Türk Ocağı Cemiyeti, Türk Yurdu gazete ve dergilerin tesirinde kalan binlerce genç gibi yazarımız da “ Moskof kini “ ve “Turan” aşkıyla yanmaktadır. Turan Duası ve Albayrak Marşlarını söylemeyi ibadet saydığı bir anda idealini gerçekleştirmenin fırsatını bulur. Kafkas Cephesine gönderilen gönüllü birliklerin içerisinde o da vardır artık.
Gözyaşları ile Haydarpaşa‘dan başlar ümitsiz bir hayalin yokluğu. Konya, Niğde, Kayseri, Erzincan, Erzurum ve birçok beldeden geçer. Bu şehirleri gören her insan gibi hayal kırıklığına uğrar. Anadolu şehirleri çamur içerisinde, temiz olmayan sokaklar, bakımsız evleri ile adeta ortaçağ yadigarı birer harabe gibidir.
Geçtiği tüm mekanlardaki Anadolu insanında perişanlık hakimdir. Cepheden dönen yaralı, zayıf, bitkin, hasta insanların acı gerçeği gözler önündedir.
Enver Paşa komutasındaki ordunun (9,10,11 nci Kolorduların) yenilgisi tüm Türk Dünyasını hüzne boğmuştur. Yenilgi sonrası karşılaştığı manzaralar, şimdiye kadar gördüklerinin askerliğin oyuncak tarafı olduğunu, asıl askerliğin bundan sonra başladığını anlatır yazarımıza.
Bu arada savaşta ölenlerden daha çok insan tifo, tifüs salgın hastalıklarıyla can vermektedir.
Erzurum Kolordusu yazarımızı 30 ncu Tümen 88 nci Alaya tayin eder. 3 ncü Tabur, 10 ncu Bölük, 1 nci Takım komutanı olarak ilk çalışma devresi başlamıştır artık.
Güçlü Rus ilerleyişini durduramayan Türklerin sorunu sadece savaş değildir. Askerler aç savaşmaktadır. Sefaletin her çeşidi ile doğanın zulmü kol koladır.
Karargahında rezaletin her çeşidini yapan Erzurum Ordu Komutanı Arap Kamil Paşa, şehitlerden geride kalan paraları zimmetine geçiren Alay Komutanı, örümcek kafalı takım komutanı gibi durumun vahimliğini görmeyen insafsız, vicdansız, hainlik derecesinde ilgisiz, kabiliyetsiz insanların varlığı durumu daha da güçleştirmektedir. Bunun gibi yeteneksiz subayların binlerce olduğunu defalarca görmüştür yazarımız.
Fakat yüreğinde taşıdığı ateşle o, namzet adı altında vatan için parasız çalışmakta, sevmek ve sevilmenin ihtiyaç halini aldığı zor koşullarda, zamandan habersiz, çamur içerisinden çıkarılmış bir hasır üzerinde yatarak kaşığın sapını ısıtıp, elbiselerin dikiş yerlerindeki bit yumurtalarını yok etmekle uğraşarak fedakarane çalışmaktadır.
Onun en büyük gururu ve desteği en zor koşullarda bile sabır ve tahammülü ile dünyaya örnek olan, emre itaati ibadet bilen, en cılız neferi bile savaşta ateş parçası olan, savaşın yorgunluğuna metanetle göğüs geren, içten gelen bir cengaverliğin dünyada tek mümessili Türk neferidir. Zulmü ile Anadolu’yu kana bulayan Ermeni’nin yaralısına su, ekmek verecek kadar merhametli olan Türk neferi mevzide söylediği uzun havalar ile yetinip sevinebilen, açlığa, sefalete, kendisinden güçlü ordulara baş eğmeyen Türk neferi…
Yeteneği ile 10 ncu Bölük Komutanı olan yazarımız, yanlış verilen bir geri çekilme kararı neticesinde 1916 Temmuz’unda teslim olmak zorunda kalır.
Yırtık postal ve nefer elbisesi içinde, şerefli bir şekilde ölmeyi temenni ederek bir Türk Subayına yakışır bir tavır sergilemekte, bu konumda bile şehit arkadaşlarını düşünmektedir.
Cesareti sayesinde Bahıtlı’da iki defa yendiği Kumandan ile tanışırlar. Bu sayede Rus ordusu ile Türk ordusunu karşılaştırma fırsatı bulur.
Osmanlının yüksek düzeydeki subaylarının tantana ve depdebeli yaşamına karşılık, Rus şehirlerinin (Rostof’tan, Lebidof’a) mamurluğunu, çalışan hemşirelerinin ahvalini, Rusların sağlığa, eğitime verdiği önemi, gazete ve dergilerin çokluğunu ve halkın eğitim düzeyini kendi memleketi ile karşılaştırır. Bizdeki koyu taassubun ve yobazlığın gerilememizin temel noktası olduğunu bir kez daha kavrar.
1918 Ekim’inde meydana gelen Bolşevik ihtilali sonucunda Ruslar ile savaş bitmiştir. İhtilalin kargaşasından yararlanan yazarımız esaretten kaçarak kurtulur.
İstanbul’ a döndüğünde İzmir işgal edilmiş, Ermeni zulmünden sonra, Yunan, Rum zulmü Türk Milletini yok etme gayreti içerisine girmiştir. Çapanoğlu Ethem Bey gibi “padişahım çok yaşa” diyen gericiler de içeride ayaklanma başlatmışlardır.
Bu sırada ortaya çıkan Kuvva-i Milliye hareketini yazarımız önce bir macera olarak yorumlamıştır. Ankara’ya gelişi ile ulu önder Atatürk’ün çevresinde kilitlenen her yaştan insanın samimiyet, sadakat ve saadet havası ile ateşli bir çalışma içerisine girdiğini görmüştür. Bu insanların tek amaçlarının anayurdu kurtarmak olduğunu anlayınca gerçeği kavramış, o da bu kutlu hareket içerisinde yer almıştır. İstanbul’ dan İtalyan vapuru ile aldığı malzemeleri, Mersin’e, oradan da karayolu ile Ankara’ya taşıtmıştır.
Türk Milletini yok olmaktan kurtaran, yeni Türkiye Cumhuriyetini kuran ilke ve inkılapları ile yön gösteren, aydınlık geleceğin habercisi ulu Ata’mızın önderliğinde mutluluğu bulan yazarımız şimdiye kadar aradığı tüm soruların cevabını bulmuştur artık…
KİTABIN ÖZETİ :
Mülkiye Mektebini bitiren yazarımız Londra’da öğrenim görmektedir. 1 nci Dünya Savaşının çıkması üzerine, İstanbul’a dönmüş, bir hafta sonra Aksaray Askerlik Şubesine müracaat ederek Harbiye Mektebine yazılmıştır.
1914 Haziran’ında Maçka Talimgahında eğitime başlamıştır. Bu arada gördüğü kıt’a halindeki iki tatbikat onun askerlik hakkında fikir değiştirmesini sağlamıştır. Meşrutiyet’in ilanı ile temeli atılan Türk Ocağı Cemiyeti, Türk Yurdu gazete ve dergilerin tesirinde kalan binlerce genç gibi yazarımız da “ Moskof kini “ ve “Turan” aşkıyla yanmaktadır. Turan Duası ve Albayrak Marşlarını söylemeyi ibadet saydığı bir anda idealini gerçekleştirmenin fırsatını bulur. Kafkas Cephesine gönderilen gönüllü birliklerin içerisinde o da vardır artık.
Gözyaşları ile Haydarpaşa‘dan başlar ümitsiz bir hayalin yokluğu. Konya, Niğde, Kayseri, Erzincan, Erzurum ve birçok beldeden geçer. Bu şehirleri gören her insan gibi hayal kırıklığına uğrar. Anadolu şehirleri çamur içerisinde, temiz olmayan sokaklar, bakımsız evleri ile adeta ortaçağ yadigarı birer harabe gibidir.
Geçtiği tüm mekanlardaki Anadolu insanında perişanlık hakimdir. Cepheden dönen yaralı, zayıf, bitkin, hasta insanların acı gerçeği gözler önündedir.
Enver Paşa komutasındaki ordunun (9,10,11 nci Kolorduların) yenilgisi tüm Türk Dünyasını hüzne boğmuştur. Yenilgi sonrası karşılaştığı manzaralar, şimdiye kadar gördüklerinin askerliğin oyuncak tarafı olduğunu, asıl askerliğin bundan sonra başladığını anlatır yazarımıza.
Bu arada savaşta ölenlerden daha çok insan tifo, tifüs salgın hastalıklarıyla can vermektedir.
Erzurum Kolordusu yazarımızı 30 ncu Tümen 88 nci Alaya tayin eder. 3 ncü Tabur, 10 ncu Bölük, 1 nci Takım komutanı olarak ilk çalışma devresi başlamıştır artık.
Güçlü Rus ilerleyişini durduramayan Türklerin sorunu sadece savaş değildir. Askerler aç savaşmaktadır. Sefaletin her çeşidi ile doğanın zulmü kol koladır.
Karargahında rezaletin her çeşidini yapan Erzurum Ordu Komutanı Arap Kamil Paşa, şehitlerden geride kalan paraları zimmetine geçiren Alay Komutanı, örümcek kafalı takım komutanı gibi durumun vahimliğini görmeyen insafsız, vicdansız, hainlik derecesinde ilgisiz, kabiliyetsiz insanların varlığı durumu daha da güçleştirmektedir. Bunun gibi yeteneksiz subayların binlerce olduğunu defalarca görmüştür yazarımız.
Fakat yüreğinde taşıdığı ateşle o, namzet adı altında vatan için parasız çalışmakta, sevmek ve sevilmenin ihtiyaç halini aldığı zor koşullarda, zamandan habersiz, çamur içerisinden çıkarılmış bir hasır üzerinde yatarak kaşığın sapını ısıtıp, elbiselerin dikiş yerlerindeki bit yumurtalarını yok etmekle uğraşarak fedakarane çalışmaktadır.
Onun en büyük gururu ve desteği en zor koşullarda bile sabır ve tahammülü ile dünyaya örnek olan, emre itaati ibadet bilen, en cılız neferi bile savaşta ateş parçası olan, savaşın yorgunluğuna metanetle göğüs geren, içten gelen bir cengaverliğin dünyada tek mümessili Türk neferidir. Zulmü ile Anadolu’yu kana bulayan Ermeni’nin yaralısına su, ekmek verecek kadar merhametli olan Türk neferi mevzide söylediği uzun havalar ile yetinip sevinebilen, açlığa, sefalete, kendisinden güçlü ordulara baş eğmeyen Türk neferi…
Yeteneği ile 10 ncu Bölük Komutanı olan yazarımız, yanlış verilen bir geri çekilme kararı neticesinde 1916 Temmuz’unda teslim olmak zorunda kalır.
Yırtık postal ve nefer elbisesi içinde, şerefli bir şekilde ölmeyi temenni ederek bir Türk Subayına yakışır bir tavır sergilemekte, bu konumda bile şehit arkadaşlarını düşünmektedir.
Cesareti sayesinde Bahıtlı’da iki defa yendiği Kumandan ile tanışırlar. Bu sayede Rus ordusu ile Türk ordusunu karşılaştırma fırsatı bulur.
Osmanlının yüksek düzeydeki subaylarının tantana ve depdebeli yaşamına karşılık, Rus şehirlerinin (Rostof’tan, Lebidof’a) mamurluğunu, çalışan hemşirelerinin ahvalini, Rusların sağlığa, eğitime verdiği önemi, gazete ve dergilerin çokluğunu ve halkın eğitim düzeyini kendi memleketi ile karşılaştırır. Bizdeki koyu taassubun ve yobazlığın gerilememizin temel noktası olduğunu bir kez daha kavrar.
1918 Ekim’inde meydana gelen Bolşevik ihtilali sonucunda Ruslar ile savaş bitmiştir. İhtilalin kargaşasından yararlanan yazarımız esaretten kaçarak kurtulur.
İstanbul’ a döndüğünde İzmir işgal edilmiş, Ermeni zulmünden sonra, Yunan, Rum zulmü Türk Milletini yok etme gayreti içerisine girmiştir. Çapanoğlu Ethem Bey gibi “padişahım çok yaşa” diyen gericiler de içeride ayaklanma başlatmışlardır.
Bu sırada ortaya çıkan Kuvva-i Milliye hareketini yazarımız önce bir macera olarak yorumlamıştır. Ankara’ya gelişi ile ulu önder Atatürk’ün çevresinde kilitlenen her yaştan insanın samimiyet, sadakat ve saadet havası ile ateşli bir çalışma içerisine girdiğini görmüştür. Bu insanların tek amaçlarının anayurdu kurtarmak olduğunu anlayınca gerçeği kavramış, o da bu kutlu hareket içerisinde yer almıştır. İstanbul’ dan İtalyan vapuru ile aldığı malzemeleri, Mersin’e, oradan da karayolu ile Ankara’ya taşıtmıştır.
Türk Milletini yok olmaktan kurtaran, yeni Türkiye Cumhuriyetini kuran ilke ve inkılapları ile yön gösteren, aydınlık geleceğin habercisi ulu Ata’mızın önderliğinde mutluluğu bulan yazarımız şimdiye kadar aradığı tüm soruların cevabını bulmuştur artık…
Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ :
NATO: Soğuk Savaş Ertesi’nde NATO kimilerince müzeye kaldırılması gereken bir anıt, kimilerince yeni dönemdeki barışın tek garantisidir. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine işbirliğini uzatmak amacıyla Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi kurulur.
AGİT: 1975 Helsinki son senedi ile başlayan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansının Doğu-Batı arasındaki ilişkileri yumuşattığı ve bloklar arası diyaloğu sağladığı için Soğuk Savaş’ın sona ermesinde etkili rol oynadığı söylenir.
BAB (Batı Avrupa Birliği): Soğuk Savaş Ertesi’nde Avrupa’nın kendi savunmasını kendisinin üstlenme gayretleri bu trendi belirginleştirmiştir.
BM (Birleşmiş Milletler): Körfez Krizi ve Yugoslavya sorununda görünürde en etkili örgüt BM olmuştur.
Sonuç: Türkiye Soğuk Savaş Ertesi’nde daha etkin ve aktif bir dış politika izleme şansı elde etmiştir.
Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği (AB), AGİT, ilgileri dahilindeki coğrafi alanlarda insan hakları konularına özen göstermektedirler. Uluslararası Af Örgütü, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi, Helsinki Watch, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu, Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu, Uluslararası İnsan Hakları Birliği, Daimi Halk Mahkemesi, Özgürlük Evi, Uluslararası İnsan Kardeşler Hareketi bu tip hareketlerden bazılarıdır. Bunlar insan hakları konusunda BM organlarına yararlı hizmetler sunmaktadır.
Türkiye, kendi rızası ile altına girdiği uluslararası insan hakları sözleşmelerindeki standardı tutturmak zorundadır.
Batı Avrupa Birliği’nin amacı; silahlı çatışma çıkma olasılığını kaldırmak ve kriz anında danışma mekanizmaları oluşturmaktır.
Türkiye’nin oluşmakta olan yeni Avrupa güvenlik sistemini anlaması önemlidir. Söz konusu kurumlar Avrupalılaşmış bir NATO, AB’ye entegre olmuş bir BAB, AGİT ya da farklı düzeylerde hepsi birden olabilir. Türkiye bu kurumsal mekanizmaların sunduğu olanakları akıllıca kullanarak kendi bölgesel çıkarlarını gözetmelidir.
Türkiye, tam otuz üç yıl sonra İnsan Hakları Divanı’na bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Böylece kendi içişi olarak kalabilecek bir konuyu uluslararası platforma kendi elleri ile taşımış, bu konudaki iyi niyetini göstermiştir. Türkiye’nin bu girişimine sebep batılı ülkelerle aynı sahnede oynama isteği olmuştur. Adalet Divanı’nın kararları ve AB’nin kanunları tüm üye ülkelerde anında bağlayıcı niteliktedir. Türkiye, önemli jeostratejik konumu, büyük tüketici potansiyeli, AB ülkelerinden yaptığı yüzde kırklık ithalat oranı ve Kafkaslar ile Ortadoğu’ya açılan bir kapı olarak vazgeçilmezliğini kullanmalı ve AB’nin blöfünü görmelidir. 1963 anlaşmasının sonucu olarak hak ettiği tam üyeliğe ulaşmak yolunda net ve kesin tavrını ortaya koymalıdır.
Feminizm, kadınların yalnızca kadın olmaktan dolayı karşı karşıya olduğu baskı ve ezilme ilişkisinin kavramsallaştırılmasıdır. Feminizmin içinde çok çeşitli yaklaşımlar olmakla birlikte (lezbiyen feminizm, post-modern feminizm, İslamcı feminizm, yeşil feminizm, siyah feminizm, üç temel teorik yaklaşımın önemli olduğu söylenebilir: Eşitlikçi feminizm, radikal feminizm, sosyalist feminizm. Türkiye’de kadın sorunları ile ilgili bakanlığın oluşturulması iyi bir gelişme olup Medeni Kanun, İş Yasaları, Çalışma Mevzuatı ve Türk Ceza Kanunu çerçevesinde kadın-erkek eşitliğine aykırı maddelerde gerekli değişiklikler yapılmalıdır.
1923 Lozan Anlaşması’nda, karasularının sınırı konusunda belli bir hüküm olmamasına rağmen, karasularının sınırı fiili olarak Ege’de 3 mil olarak uygulanmaya başlanmıştır. Bu durum 1936 yılına dek böyle sürüp gitmiş, Türkiye’nin Montreux Antlaşması’nı imzaladığı yıl, Yunanistan karasularını 6 mile çıkardığını açıklamıştır.
Türkiye, 1964 yılında Yunanistan’dan 28 yıl sonra, 6 mil genişliğinde karasuları ve 6 mil balıkçılık bölgesi sınırlarını kabul etmiştir. 12 mil karasularının sınırının Ege’de uygulanması durumunda, Türkiye kıta sahanlığından, balıkçılık haklarından ve münhasır bölge haklarından tüm güney Ege’nin kapanmasından dolayı yararlanamayacaktır. Aynı zamanda üçüncü devletler de yararlanma hakkını kaybetmektedirler. Bu durum özellikle İngiltere ve ABD gibi donanmaları kuvvetli devletlerin işine gelmemektedir.
Rusya’nın tekrar büyük devlet olma arzusu, yetersiz kalan ekonomik ve siyasi gücü ile çelişki oluşturmakta, meydana gelen güç boşluğu bölgesel rekabeti hareketlendirmektedir. Petrol ve doğalgaz kaynaklarının değerlendirilmesi, bu kaynakların dağıtımı ve pazarlaması, Türkiye ve Rusya arasında yoğun rekabet yaşatmaktadır.
Türkiye, yeni yürürlüğe koyduğu “Boğazlar ve Marmara Deniz Trafik Düzeni”ne ilişkin Tüzüğe titiz bir şekilde uymalı ve radar ağını bir an evvel oluşturmalıdır.
Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması’yla (AKKA) belirlenmiş tavan değerlerin Rusya tarafından aşılmak istendiği görülmektedir. Bu Türkiye tarafından (Batı’nın da mutlak desteği alınarak) engellenmelidir.
Bağımsızıklarını ilan etmekle belki Çeçenler yıllardır özlemini duydukları egemenliklerine kavuşmuşlardır ancak Rusya’ya karşı giriştikleri mücadeleden galip çıkmaları çok zordur. Rus Hükümeti, Çeçenistan’a askeri yardım yaptığını ileri sürerek Türkiye’yi suçlamıştır. Türkiye Rusya’nın toprak bütünlüğünün korunmasından yana olduğunu bildirmiştir. Rusya Kürt kartını kullanarak Türkiye’yi Kafkaslarda depolitize etmek düşüncesi içindedir.
Türkiye ve Azerbaycan, SSCB’nin çözülmesiyle hızlı bir yakınlaşma içine girmiştir. Rusya, Dağlık Karabağ sorununda Azerbaycan’a karşı Ermenileri desteklemiş, böylece yenilen Azeriler Dağlık Karabağ ve Ermenistan’dan ülkelerine dönmüşlerdir. 1992’de Türkiye’nin çabalarıyla AGİK, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğini ve Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’ın bir parçası olduğunu kabul etmiştir.
Türkiye tarafından ortaya atılan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Projesi’nden (KEİP) ekonomik ve siyasal olarak çok şey beklenmiş, Rusya-Ukrayna, Rusya-Moldova, Ermenistan-Azerbaycan gerginliği, Güney Osetya ve Kuzey Kafkasya’daki bazı sorunlar, projenin gelişmesini engellemiştir. İran tarafından da proje eleştirilmiştir. ABD yönetimi, kurulacak yeni güç denkleminde Türkiye’yi kilit bir “bölgesel aktör” olarak görmek istemektedir. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin kuvvetlendirilmesi, Azeri-Ermeni barışını sağlayabilecek olması, Rusya ile İran’a prestij kaybettirmesi ve ABD’nin bölgedeki etkisini göstermesi bakımından önemli bir adımdır.
Irak 2 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt’i işgal etmiştir. Birleşmiş Milletler ABD’nin zorlamasıyla, askeri müdahaleyi içeren karar almıştır. ABD önderliğinde, bir ay süren hava saldırılarından sonra, kara savaşı başlamış ve Kuveyt Irak askerlerinden arındırılmıştır.
Türkiye’de Kriz Komitesi, genellikle Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı, MSB ve Genelkurmay Başkanı’ndan oluşmaktadır. Ancak Türkiye’de bu birimin, kriz ilerledikçe daha da daraldığı, sonuçta Cumhurbaşkanı’nın çok etkili olduğu gözlemlenmiştir. Özal tarafından izlenen veya izlenilmesi arzu edilen politikaya karşı, bürokrasi içerisinden en şiddetli tepki askerlerden gelmiştir. Sonuç olarak özellikle savaş söz konusu olduğunda, geniş bir uzlaşma sağlanmadan alınacak kararlar, ciddi bir muhalefetle karşılaşacaktır.
Türkiye, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)’nin devreye girmesi ile su sorunundaki baskıları kırmak için, Temmuz 1987’de Suriye ile imzaladığı Ekonomik İşbirliği protokolü sonucunda, Fırat sularının üç ülke arasında “nihai tahsisine kadar”, yıllık ortalama olarak en az 500 m3/sn su vermeyi taahhüt etmiştir. Fırat Nehri’nin yazın saniyede 100 m3 ile ilkbaharda saniyede 7.000 m3 arasında değişen akışına Türkiye’nin düzenli olarak saniyede 500 m3’ün altına düşmeyecek şekilde su bırakması, aşağı havza ülkelerinin yararınadır.
Türkiye, Suriye ve Irak arasında Fırat ve Dicle Nehirlerinin paylaşım sorununun çözümüne yönelik olarak, güvenliğinin sağlanması, komşu ülkenin rejim karşıtlarının desteklenmemesi ve ülke bütünlüğüne saygı gösterilmesi gelmektedir.
Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ :
1. SUNUŞ BÖLÜMÜ ÖZETİ
Kitabın sunuş bölümünde; Azerbaycan Devleti’nin bağımsızlığını kazanmasından sonra, ülkenin en büyük yeraltı kaynağı olan Hazar Denizi petrolünü çok iyi değerlendirdiği ve Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in tutarlı ve kararlı bir dış siyaset izlemesi neticesinde bu ekonomik gelişmede en büyük katkıyı yaptığı anlatılmaktadır.
2. BİRİNCİ BÖLÜMÜN ÖZETİ
Bu bölümde; Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in 1 Ağustos 1997 tarihinde başlayan Amerika ziyareti ve o dönemde yapılan anlaşmalar anlatılmaktadır. Haydar Aliyev bu ziyaret sırasında başta ABD Başkanı Bill Clinton olmak üzere dünyanın en büyük petrol şirketlerinin yöneticileri ile ülke açısından çok önemli görüşmeler ve anlaşmalar yapmıştır.
Görüşme yapılan bu uluslararası petrol şirketlerinin isimleri şu şekilde sayılabilir: BP-Amerika Şirketi; Frontera Resources Şirketi; Chevron Şirketi; John Wing ve Charli Wilson Şirketi; Pennzoil Şirketi; Unocal Şirketi; Conoco Şirketi; Exxon Şirketi; Arco Şirketi; Shell Şirketi; Mobil Şirketi; Texaco Şirketi; Amoco Holding; FMS Şirketi; Caterpillar Şirketi; Motorola Şirketi.
3. İKİNCİ BÖLÜMÜN ÖZETİ
Bu bölümde; Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in 3 Temmuz 1997’de yaptığı Rusya ziyareti anlatılmaktadır. Moskova resmi ziyaretinde Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin ve Rus petrol şirketi Lukoil’in yöneticileri ile görüşen Haydar Aliyev, önemli ticari ve siyasi anlaşmalara imza atmıştır. Bu anlaşmalar sonucunda Rusya da Azerbaycan’daki Hazar Petrolünün çıkarılması ve boru hattı ile taşınması konusunda taraf ülke olmuştur.
4. ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN ÖZETİ
25 Eylül 1997 tarihinde başlayan İtalya resmi ziyareti ve yapılan anlaşmalar bu bölümde anlatılmıştır. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev Roma’da başta İtalya Cumhurbaşkanı Oskar Skalfaro, Papa II. Jean Paul olmak üzere İtalyan petrol şirketi Eni Holding’in yöneticileri ile görüşmüş ve burada da ticari anlaşmalara imza atmıştır. Böylece İtalya Devleti de Hazar Petrolü konusunda taraf ülke olmuştur.
5. DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜN ÖZETİ
Bundan önceki bölümlerde anlatılan resmi ziyaretler ve Azerbaycan Devleti ile diğer taraf ülkelerle yapılan ve yüzyılın anlaşması adında dünya siyaset literatürüne geçen uluslararası anlaşma neticesinde 12 Kasım 1997 günü Hazar Denizindeki Çırağ-1 platformundan petrol çıkarılmasına başlanmıştır.
Kitabın ana fikri Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in ülkesinin siyasi bağımsızlığını kazanmasından sonraki dönemde Hazar denizindeki petrol kaynaklarını çok iyi bir ekonomik koz olarak kullanıp, ülkesine ekonomik bağımsızlığı da usta bir dış politika yürüterek kazandırmasıdır.
Sonuç olarak bu kitabın psikolojik harekat yönünden incelenmesi sonucunda beyaz propaganda türünde stratejik propaganda yapmak amacıyla yazılmış olduğu değerlendirilmektedir.
Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ :
Barnet ve Cavanagh adlı ekonomi üzerine ihtisas yapmış iki yazar, dört kıtada yaptıkları yüzlerce görüşmeye dayanarak dünya ekonomisinin zirvesindeki beş şirketin profilini çizmişlerdir. Bu şirketlerin, dünya ekonomisini oluşturan birbiriyle bağlantılı dört sistemi (Küresel kültür piyasası, Küresel çarşı, Küresel işyeri ve küresel finans ağı)’nı nasıl yönettiklerini açıklamaktalar ve şirketlerin uyguladıkları sistemler hakkında bilgi vermektedirler. Küresel Kültür piyasasında Sony ile Bertelsmann şirketleri, Küresel Çarşıda Philip Morris şirketleri, Küresel işyerinde Ford şirketi, Küresel Finans ağında ise Citibank şirketinin kendi sektörlerinde ve dünya ekonomisinin diğer dev şirketleri ile rekabetleri teferruatlı olarak incelenmiştir.
Yazarların amacı; ekonomik mücadelenin galipleri kanalıyla küresel sistemi ve bu sistemin dünya ekonomisi üzerindeki etkisini sosyal, politik ve ekonomik açıdan incelemek ve gelecek yıllarda dünya ekonomisinin maruz kalacağı tehlikeleri önceden kestirmektir. Söz konusu şirketler, giderek ulusal iktidarların yerlerini almakta, dünya çapında para, mal ve bilgi akışını denetlemekte, dünya ekonomisinin kaderini ellerinde tutmaktadırlar. Bu şirketler, aldığı kararlar ve uygulamaları ile dünya ekonomisine yön vermekte, şirketler çıkarlarını, ulusal çıkarların hatta dünya ekonomik çıkarlarının üzerinde tutmakta ve gittikçe büyümeye devam etmektedirler. Ulusal iktidarların iç ve dış politika ile ilgili uygulamaları, bu şirketlerin onayından geçmektedir. Bu şirketlerin, ulusal iktidarlar hatta bölgesel kuruluşlar ve organizasyonlar üzerinde büyük etkileri mevcuttur. Ekonomik yönden alınan her karar ve uygulamada, bu şirketlerin büyük etkisi vardır.
Kitap; global dünya ekonomisini hedefleyen bir açmazın penceresinde “bölünmüş bir dünya yaratma” tehlikesini vurgulamaktadır. Bütünleşmiş bir üretim sisteminin yarattığı işsizlik, kimlik bunalımları, politik çalkantılar ve kökten dinci tepkiler, kamu yönetiminin etkinliğini yitirmesi sonucu bozulan ekonomik dengeler, bu bağlamda ele alınmış ve yazarların şahsi değerlendirmeleri ile desteklenmiştir.
Küresel düşler; Global ekonomi kapsamında iyi bir slogan olmakla birlikte, bu sistemi uygulamak ve tüm insanların istifade edebileceği bir yapıya kavuşturmak çok zordur. Çoğumuz kendi çekirdek ailemizi bile, bir birim olarak düşünmekte zorlanırız. Ticaret ve politika dünyalarındaki küresel oluşumlar ve görüşler bir bütün değildir. Her oluşumun ayrı bir karakteristik özelliği ve çıkarları vardır. Şirket başkanları, dünya nüfusunun büyük bölümünün alamayacağı küresel ürünleri üretmekten söz ederler.
Politikacılar, küreselleşme sorununu, ekonomik strateji ve dış politika ile aşacaklarına değinirler. Ancak, asıl düşündükleri yerli ekonomiyi tehdit eden yabancı rekabeti bir takım destekler, teşvikler ve yaptırımlar aracılığı ile etkisiz hale getirmektir. Dünyada küresel çıkarları desteklemek bir yana, tamamlayabilecek hiçbir makam yoktur. Bir bütün olarak ele alındığında sistem dengesiz görünmektedir. İşleri ve ücretleri azaltmak için sistemin içinde bulunan baskılar, kronik üretim payları ve küresel rekabet nedeniyle artmakta; otomasyon ve eğitim konularında sağlanan ilerlemeler, fabrikaları bir yerden bir yere taşımayı ve kadrolarda kısıntıya gitmeyi kolaylaştırmaktadır. Üretim, ekonomik açıdan daha verimli bir hale gelmekte; ancak bir sonraki kuşağın karşısında dengeli, iyi ücretli iş seçenekleri azalırken, dünya nüfusunun gittikçe büyük bir bölümü müşteri değil, vitrin seyircisi olmaya sürüklenmektedir.
Dünya bugün çok farklı bir görünümdedir. Birleşmiş Milletler verilerine göre, 1970’li yıllarda dünyada 7000 Çok uluslu şirket vardı. Bugün bu sayı 35000’i geçmiştir. Yapılan hesaplamalarda, dünyanın en büyük 300 endüstri şirketi 20 trilyon dolarlık üretken aktif portföyünün % 25’ini kontrol etmektedir. Zayıflayan hükümetler dünyasındaki başına buyruk şirketler, bir dizi çok önemli kararı veto edecek güçtedirler. Küreselleşme gerçek anlamıyla küresel değildir. Uluslararası işler endüstrileşmiş dünyada ve kalkınmakta olan ülkelerin belirli bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Çoğu insan, bu sistemin dışındadır. Bu kitapta incelenen birbirleriyle kesişen ekonomik etkinlik ağları, küresel sistemi oluştururmaktadır.
Ne politikacılar, ne de şirket yöneticileri, kaynakların korunmasını ya da ekolojik dengeyi, politik değerlerin merkezi olarak kabul etmektedirler. Sonuçta, yaşam güzellikleri ve doğal dengeyi sürdürmek için gerekli olan öğeler, akıl almaz bir biçimde yok edilmektedir.
Gerçek anlamda küresel bir toplum yaratmaya yönelik küresel düşünce, henüz ne hükümetlere, ne de şirketlere yerleşmemiştir. Çoğu lider, kendini zenginlik ve iktidara yükselten sistemi değiştirecek kişiler olmak bir yana, tam anlamıyla baskın kültürünün ürünleridir. İnsanoğlunun var oluşunun bağlı bulunduğu küresel bilinç, eğitimin hem iş dünyasında hem de hükümette, liderliği ödüllendirme, destekleme ve yetiştirme yöntemlerimizin ve başarıyı tanımlama biçimlerimizin değişmesini gerektirmektedir.
Gelecek yıllarda dünya ekonomisine hakim olan şirketlerin dünya ekonomisini yöneteceği ve ulusal iktidarların bu şirketlerin kararlarına bağımlı kalacağı, dünya ekonomik dengelerinin bozulacağı ve şirket çıkarlarının ulusal çıkarların önüne geçeceği vurgulanmaktadır. Bu durumun birey bazında kişiler arasındaki uçurumun artmasına sebep olacağı, insanların gittikçe fakirleşeceği ve sefaletle yüzyüze gelinmesine sebep olacağı değerlendirmeleri yapılmaktadır.
Bugün dünya politikalarına yön veren, siyasi ve ekonomik kararların alınmasında büyük şirketlerin etkin bir rolü vardır. Bu rol giderek artmakta ve dünya devletlerinin politikalarına yön vermektedir. Dünya barışını ve insan haklarının korunması yönünde kurulan bütün uluslar arası kuruluşlar da bu şirketlerin etkisi altına girmeye başlamıştır. Ekonomide globalleşme yönünde atılan her adım esasında bu şirketlerin büyümesine ve gelişmesine neden olmaktadır. Alınan her türlü karar ve uygulamada bu şirketlerin menfaatleri ön planda tutulmaktadır. Bu şirketlerin dünya ekonomik pazarında yayılması ve büyümesi rekabet gücü düşük milli şirketlerin dağılmasına ve batmasına sebep olmaktadır. Ekonomik yönden kuvvetli şirketler, zayıf şirketlerin ekonomik pazarını elinden almakta ve onların gittikçe küçülmesine ve sonunda yok olmalarına sebep olmaktadır.
Yazarlar bu kitapta, dünya ekonomik pazarına hakim olan uluslararası beş büyük şirketi incelerken küreselleşme yönünde atılan adımların ve alınan kararların gelecekte insanoğlunun ne gibi tehlikelere maruz kalacağı yönünde bazı gerçekleri vurgulaması açısından faydalı bir eserdir. Özellikle ekonomik kararların daha etkili olmaya başladığı günümüz dünyasında bazı ulusal ve uluslararası uygulamalarda büyük şirketlerin etkisi görülmeye başlamıştır. Küreselleşme ve global bir ekonomiyi yaratma söyleminin altında yatan gerçekler çok ürkütücüdür. Gelecekte insanlığın karşılaşacağı en büyük tehlikelerden biri de insanların sefaletle yüzyüze kalma tehlikesidir.
Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.
GÖNÜLÇELEN
J. D. SALINGER
ALINTIDIR
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
J. D. Salinger (Jerome David Salinger), 1 Ocak 1919’da New York’da doğdu. Manhattan’da, bir “modern klasik” sayılan tek romanı The Catcher in the Rye’daki (1951) Holden Caulfield’ın çocukluğuna benzer bir çocukluk geçirdi. 1934-36 arası Valley Forge Askeri Akademisi’ne, 1937-38 arası Ursinus College ve New York Üniversitesi’ne gitti; 1939’da Columbia Üniversitesi’nde yazı derslerine katıldı. 1941-48 arası Colliers, Esquire ve Cosmopolitan gibi şık dergilerde yirmi öykü yayımladı, ancak 1954’ten beri bunların yeniden yayımlanmasına izin vermiyor. (Yine de 1974’te korsan bir basın yapıldı.) Zen-Budizm öğretisinden etkilenen Salinger, bunu yazdıklarına da yansıttı. “Yeni dönem” öykülerinden oluşan Nine Stories 1953’te yayımlandı.
1950’lerin ikinci yarısından itibaren New Yorker’da yedi tuhaf kardeşli Glass Ailesi’nin birbirine bağlı uzun öykülerini yayımlamaya başlayan Salinger, bu öykülerinin ilk ikisini Franny and Zooney adıyla 1961’de, sonraki ikiliyi ise Raise High the Roof Beam, Carpenters and Seymour: An Introduction adıyla 1963’te kitaplaştırdı. Glass ailesine ait son öykü “Hapworth 16,1924” ise New Yorker’ın 16 Haziran 1965 tarihli sayısında kaldı.
Salinger, 1963’ten beri yeni bir kitabı çıkmamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor.
1.KİTABIN KONUSU:
Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine karşı isyankar bir çocuğun, bir Noel öncesi başına gelenleri konu almıştır yazar.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Kitap Noel’de Holden’in başına gelen olayları anlatmaktadır. Pencey Hazırlık’tan ayrılmasıyla başlar olaylar, ingilizce hariç tüm derslerden sınıfta kalmış ve atılmıştır Holden. Okuldan ayrılırken ve eve dönüş younda başına gelmedik şey kalmaz. Kaldığı odanın yanında Ackley adında sevimsiz, pislik, düzensiz bir çocuk vardır; oda arkadaşı ise Stradlater denilen yakışıklı, kendini beğenmiş, kızlardan başka işi olmayan düzenbaz bir çocuktur. Bu çocugun bir geceyi Holden’in eski evden tanıdığı bir kızla geçirmesi sonucu ikisi fena kapışacaklardır ve o gece Holden Pencey’i terk edecektir.
New York’a gider Holden, daha tatil başlamadığından eve gidemez, ailesinin tepkisini cekmek istememektedir,bu atıldığı dördüncü okuldur ve aslında ailesinden çekinmektedir. Noel tatiline kadar dışarıda gezmeyi planlar ve bir otele yerleşir cebinde yüklü bir para bulunmaktadır ama pek düzenli ve sorumluluk sahibi olmadığından bu parayı savura savura bitirecektir. Otel odasında cüzdanında okulda birinden aldığı bir hayat kadınının numarasını bulur ve can sıkıntısından kadını arayıp buluşmak, en azından bir şeyler içmek ister ama bunu beceremez. Yaşının küçük olması başına büyük sıkıntılar getirmiştir Holden’in, o gece canı çok sıkkındır. Lobide üç kız görmüştür onların yanına gidip sohbet konusu bulduktan sonra hepsiyle dans eder otelden ayrılıp bir piyanisti dinlemeye bir bara gider. Güzel dans etmesini becerir Holden yakışıklı ve uzun boyludur fakat yaşının küçük olması ve geçirmekte olduğu ergenlik dönemi ve buna bağlı olaak yaşadığı ilişkiler sıkıntıya sokmaktadır kendisini. Gitttiği bar rahatça içki içebildiği ender yerlerdendir, fakat orada ağabeyi D. B.nin eski sevgilisini görmesi üzerine gecesi mahfolur ve orayı terkeder. Bu kızın yapmacık tavırları sinir etmektedir Holden’i.
Otele geri döndüğünde asansörde görevli olan Maurice ile karşılaşır. Maurice ona bir geceliğine, belirli bir ücret karşılığı bir kız ayarlayabileceğini söyler. Holden kabul eder ama sonradan pişmandır buna ama artık iş işten geçmiştir. Kız odasına geldiğinde yatmaz kızla, aralarındaki çok kısa olan diyaloğu sekse çevirmeği uygun bulmaz, ücretini ödeyip kızı geri gönderir fakat sonradan gelecek olan Maurice ile başı büyük derde girer ve ağır bir dayak yer.
Bu olaylar üzerine ertesi sabah otelden ayrılır. Sally ile buluşmaya karar verir, telefon edip eski kız arkadaşı olan bu kızla buluşmayı becerir. Kızı beklerken iki rahibe ile tanışır, mutluluğun simgesidir bu iki rahibe kendisi için ve bunlara cebindeki paradan yüklü bir miktar verir. Sally ile buluşunca bir oyuna giderler. Holden oyun ve filmlerden nefret eder aslında oyuncular doğal olmadığından, rol yaptıklarından sahtekarlardır hepsi, ağabeyinin bile Hollywood’da filim senaryosu yazmasından hoşlanmaz. Ama Sally’i bu yolla ikna etmiştir buluşmaya ve bir oyuna giderler. Oyunda Sally, Holden’in nefret ettiği, eski bir erkek arkadaşını görür ve beraber dolaşırlar. Bunun üzerine Holden gittikleri buz pateni sahasında Sally ile fena takışacak ve bir daha görüşmeyecektir.
Ayrılınca bir bara gidip felaket sarhoş olur ve kız kardeşi Phobe ile konuşmak için eve kaçak olarak girmeye karar vermiştir, ayrıca parasızlık da eve gitmesini gerektirmektedir. Phobe ile konuştuktan sonra ailesine görünmeden evden kaçar. Öğretmeni Bay Antoli’nin evine gidip geceyi orda geçirir. Ertesi sabah, bu ögretmeninin sapıkça tavırlarından rahatsız olduğu için orayı da terk eder.
Noel’e iki gün kalmıştır, Phobe’den aldığı parayı da harcamak istemez Holden, birkaç uçuk fikirle Phobe’ye bir not bırakır ve son kez görüşmek için onunla buluşur. uzaklara gitmeyi planlamıştır. Fakat Phobe ile buluştuğunda ikisinin fikirleri uyuşmayınca eve dönüp bu çılgın maceraya son vermeye karar verir.
Evde hasta olarak bir dönem yatacaktır Holden, yeni bir okula başlayacaktır. Ergenliğin verdiği bu çılgınlık onda bir hastalık halindedir ve bir içki içmeye yetmeyen yaşı, duygusallığı ve hayalleri ile olgun dünyayı sorgulamaya devam edecektir.
3.KİTABIN ANAFİKRİ:
Ergenlik döneminin getirdiği düşünceler, bu düşüncelerin olgun dünyayı sorgulaması ve ikisinin arasındaki anlaşmazlıklar tema olarak işlenmiştir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Romanın her doneminde yeni karakterler çıkmaktadır karşımıza bunlardan birkaçını ele alalım:
Holden Caulfield: Baş kahramanımız olan bu genç çocuk ergenlik döneminin getirdiği sorunlarla boğuşan, kendi dünyasında kendi kurallarıyla yaşayan, sorumsuz, düzensiz, palavracı fakat sevilen bir karakterdir.
D. B.:Holden’in ağabeyidir. İyi bir yazardır kendisi. Hollywood’da filim ve kitap yazmakta ve köşeyi dönmektedir.
Ackley: Holden’in nefret ettiği yan oda arkadaşıdır. Düzensiz, pislik, pasaklı ve sevilmeyen bir tiptir fakat Holden onun özlemini çekmektedir.
Phobe: Holden’in kız kardeşidir. Çok zeki bir kızdır, Holden ile araları çok iyidir, kızın zekiliği ve yaşından öte olan davranışları Holden’in çok hoşuna gitmektedir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Yazar olayları bir çocuğun ağzından ele almayı çok iyi becermiştir. Onun ruh halini okuyucuya tam anlamıyla vermektedir. Her okuyan kendinden bir parça, belki de kendini tümüyle bulacaktır bu kitapta. Ve bence çoğu kişinin sandığı gibi kahramanımız Holden deli falan değildir. Her çocuğun yaşadıklarının gizlenmemiş halini yansıtır bize.
AYBATTI JOHN STEINBECK
ALINTIDIR
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1902 yılında doğdu. Küçük yaşlarda çiftçilik yaptı. 27 yaşında ilk romanı “Altın Kadeh” i yazdı. John Steinbeck’in yapıtları, imgelereden bolca yararlanan, sanatsal yapıtlar olmaktan çok yüzyılın başında önemli toplumsal değişimler yaşanan topraklarda, toplumsal gerçekliğin ayrıntılı bir gözleme dayanan gerçekçi yansıtılışıdır. 1968 yılında öldü.
ÖNEMLİ ESERLERİ:
Gazap Üzümleri, Fareler ve İnsanlar, Sardalya Sokağı, Cennetin Yolu, Bitmeyen Kavga.
1.KİTABIN KONUSU:
Steinbeck bu romanda değişik bir konuyla çıkıyor karşımıza .Savaşın insanı hem fiziksel hem de ruhsal açıdan nasıl eritip bitirdiğini, tükettiğini büyük bir ustalıkla anlatıyor.Tutsak edenlerle edilenlerin neden savaştığını ne zamana dek savaşacağını kestiremeyen insanların içine düştüğü çıkmazı başka bir deyişle savaştan çok savaşanları insancıl bir yaklaşımla ele alıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Bir sabah kasabanın delikanlıları, kasabanın dışındaki Corell’in evindeki
atış yarışmasında toplanmıştı. 400 yıldır barışın olduğu bu kasaba, halkı özgürlüğüne düşkün ve kömür madeniyle geçimini sağladığı şirin bir yerdi.
Herkes kasaba yakınlarına paraşütle inen alman askerlerini görünce şok olur. Corell’in evindeki 12 asker duruma müdahele etmek için kasabaya koşarken pusuya düşerek altısı ölür. Üçü yaralanır ve diğer üçü de kaçar. 250 alman askeri ve 6 subay artık kasabayı ele geçirmiştir. Başlarında Albay Lanser’in bulunduğu birliğin görevi, kömür madenini işletmek ve çıkarılan kömürleri liman vasıtasıyla Almanyanın içlerine yollamaktır. Albay Lanser ve kurmayları (diğer beş subay ) belediye başkanının evine yerleşerek kasabayı kontrole başlar. Bu esnada Corell’in bir hain olduğu anlaşılmış ve kasabalı tarafından dışlanmıştır. Bu işbirlikçi ise Albay Lanser’den belediye başkanı olmayı ister. Ancak Albay bunu kabul etmez. Ilk direniş, madende kendisini zorlayan Alman Yüzbaşı Loft’e saldırırken araya giren Teğmen Prackle’I öldüren Alex tarafından olur. Alman X-12 talimnamesine göre derhal mahkeme kurulur ve idam edilir. Halk tarafından çok sevilen alex’in öldürülmesi, düşman askerleri ile halk arasını açar. Madende işler yavaşlar. Baskı bir süre devam eder. Kasabanın gençleri İngiltereye birer birer kaçar. Almanlar bunu engellemek için halkın yiyeceğini karneye bağlar ve çalışmayanların ailesine yiyecek vermez. Halk yalnız yakaladığı askaerleri öldürmeye başlar. İngiliz uçakları köprü ve madenleri bombalamaya devam etmektedir. Belediye başkanının ahçısı Annie vasıtası ile öldürülen Alex’in evinde dul karısının yardımıyla belediye başkanı kaçan gençlerle buluşur ve onlardan yardım isteklerinin iletilmesini ve İngiliz’lerden patlayıcı maddeler yollamasını ister. Halkını düşünen belediye başkanı direnmesini kırmamaktadır.
Bir sabah küçük paraşütlerle mavi kaplı küçük paketler atılır. Çok akıllıca dizayn edilmiş bu paketlerin içinde çok lezzetli bir parça çikolata, küçük dinamit ve bir de bu dinamitin nasıl kullanılacağını anlatan sarı bir kağıt bulunmaktadır.Çocuklar bu kutuları hızla bulup çikolataları yedikten sonra dinamitleri anne ve babasına götürürler. Askerler durdurmak için ne kadar çabalasalarda başarılı olamazlar. Belediye başkanı ve sadık arkadaşı Dr. Winter’dan askerlere yardımcı olması istenir. Buna karşılık çok sert bir konuşma yapan Belediye Başkanı ve Dr. Winter mahkemeye verilir. Albay Lanser son kez yanlarına giderek ikna etmeye çalışırken dışarıdan patlama sesleri hala gelmektedir.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsanların özgürlüğünü silah zoruyla elinden alınamayacağını ve savaşın iki taraf için de büyük bir kayıp olduğunu kitabın ana fikri olarak kabul edebiliriz.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Belediye Başkanı Orden: Babası gibi kendiside yıllrdır belediye başkanlığı yapıyordu. Kalın, gür bıyıklı, beyaz saçlı biridir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Albay Lanser: Orta yaşlı, kır saçlı, sert bakışlı ve yorgun görünüşlü, dik ve geniş omuzlu bir subaydır. İşgal birliklerinin komutanıdır.
Dr. Winter: Kasabanın doktoru ve tarihçisidir. Kendi halinde, iyi yürekli,sakallı, güngörmüş, kasabanın ileri gelen insanlarındandır.
Yüzbaşı Loft: Askerlik hayranı olan ve askerliği canlılar içindeki en gelişmiş evre olarak gören ve bütün kadınların üniformaya vurgun olduğunu düşünen bilgili bir subaydır.
Annie: Belediye Başkanının ahçısıdır. Kırk beş yaşlarında, biraz aksi bir kadındır.
George Corell: kasabaya çok yararı olmuş önde gelen bir tüccardır. Sonradan almanlarla işbirliği yaparak onlara istihbarat sağladığıu anlaşılan menfaatçi bir haindir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap çok açık bir dille yazılmış olup, cümleler basittir. Ama çok sürükleyici bir eserdir. Bütün arkadaşlarıma tavsiye ederim. Kitaptaki askerlik mesleğiyle ilgili bazı taktikler ileride bize yardımcı olabilir.
ALINTIDIR
KİTABIN ADI Dördüncü Protokol
KİTABIN YAZARI Frederick FORSYTH
KİTABIN KONUSU
Uluslararası arenada istihbarat faaliyetlerinin işlerliğini anlatan bir kitap
KİTABIN ÖZETİ :
Kitap, basit bir hırsızlık olayının aslında uluslararası casusluğun boyutlarının nerelere geldiğini göstermesi bakımından önem arz etmektedir.
Glen elmasları diye bilinen değerli takılar, usta bir hırsız olan Jim Rawlıngs tarafından çalınır. Çalınan sadece elmaslar değildir. Elmasların taşındığı çantada İngiltere’ nin gizli evrakları da vardır. Bu hırsızlık olayı Sovyet Haber Alma Örgütü KGB ile İngiliz Haber Alma Örgütü MI5 arasındaki yarışı iyice kızıştırmıştır.
KGB nin planları işçi partisinin ve çeşitli sendikaların içine sızmak ve Rus devrimini İngiltere’ de yaymaktır. A.B.D., İngiltere ve Rusya silahsızlanma konusunda bir anlaşma yaparlar. 1968’ de yapılan bu anlaşmaya göre elinde nükleer teknoloji ve malzeme bulunmayan hiçbir ülkeye bu malzeme ve teknoloji verilmeyecektir. Bu anlaşmaya bağlı olarak sonradan dört tane daha gizli protokol yapılır. Yıllar geçince ilk üçü önemini yitirir. İçlerinden en gizli olanı yani Dördüncü Protokol yaşayan bir kabus haline gelir. Dördüncü Protokol, nükleer silahların yayılmasını yasaklayan, başka ülke topraklarına gizli yollarla dahi sokulmasını yasaklayan bir protokoldür.
İngiltere de yaklaşan seçimler öncesinde hareketlilik başlar. KGB tek taraflı silahsızlanmadan yana olan İşçi Partisini destekler. İşçi Partisinin iktidarı kazanması için bir plan hazırlar. “Plan Aurora” adı verilen bu plana göre; Dördüncü Protokole aykırı olarak, küçük bir atom bombası, çeşitli kuryelerle değişik vasıtalarla İngiltere’ nin A.B.D. nin Bentwaters hava üssünde monte edilip seçimlerden altı gün önce patlatılacaktır. Bombanın patlaması İngiliz halkında panik oluşturacak, silahsızlanma politikasını savunan İşçi Partisinin daha fazla oy alarak iktidara gelmesini sağlanacaktır.
Plan Aurora’ nın uygulanma aşamasında KGB İngiltere içine sızar, bir eve yerleşir ve bomba parçalar halinde ülkeye sokulur ve monte edilir. MI5’ ın başarılı şefi John Preston sayesinde plan uygulanamaz. MI5 ve MI6 başarılı takipleri ve dinleme faaliyetleri sonunda KGB nin ajanları ve kuryeleri tespit edilir, plan üzerindeyken çıkan çatışmada öldürülürler. Planı gerçekleştirecek ve Moskova ile iletişimi sağlayan en son KGB ajanı sağ ele geçirilmek istenmesine rağmen ölü olarak ele geçirilir. Dördüncü Protokola aykırı olan Plan Aurora uygulanamamıştır.
Kitaptan çıkartılabilecek sonuçlar şunlardır :
*Uluslararası arenada her an yeni ve etkili gelişmeler olmaktadır.
*Küçük gibi görünen olayların aslında çok önemli olabileceği ve büyük olayların ortaya çıkmasına sebep olabileceği unutulmamalıdır.
*Bilgiler kaynağı ne kadar güvenilir olursa olsun tetkike muhtaçtır.
*Belli bir süre gizli görevde bulunmuş kişilere emeklerinin karşılığı verilmeli, unutulmamalı, gözden çıkarılmamalıdır.
*Gizli olarak nitelendirilen her türlü bilgi bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır.
*Nükleer tehdit hala en etkili politika aracıdır.
SONUÇ
KİTABIN ANA FİKRİ:
Uluslararası arenada istihbarat örgütlerinin sürekli ve etkili faaliyetlerde bulunduğunu özellikle soğuk savaş döneminde karşılıklı çatışmanın çok büyük boyutlarda olduğunu anlatmak maksadıyla yazılmıştır.
Alıntıdır
KİTABIN ADI : Nehir Tanrısı
Yazarın adı : Wilbur Smith
KİTABIN KONUSU
Kitap, Eski Mısır döneminde,Taita adlı hadım edilmiş bir kölenin çevresinde gelişen olayları ve Eski Mısır’daki yaşamı anlatıyor.
KİTABIN ÖZETİ
Köle Taita efendisinin kızı olan Lostris’e aşıktır.Lostris ise Taita’nın da dostu olanTanus adlı genç bir askeri sever;fakat Lostris’in babası kızının Tanus ile evlenmesine karşı çıkar.Taita,Lostris’I o kadar çok sever ki onun mutluluğu için sevdiği erkekle birlikte olmasına yardım eder.Ne var ki; bir türlü efendisini ikna edemez;çünkü efendisi Lord Intef eskiden beri Tanus’un babasına kin beslemiş,aslında onun hakkı olan lordluğu onu öldürterek kendisi ele geçirmiştir ve bunu yalnızca Lord Intef veTaita bilmektedir.
Mısır’da her sene düzenlenen şenliklerden birinde, Firavun Mamose Lostris’I görür ve çok beğenir.Yirmi karısı olan ;fakat hiç erkek çocuğu olmayan firavun, Lostris’le evlenip ondan bir erkek çocuk dünyaya getirmesini ister.Lostris’in firavunla evlenmesi üzerine Lord İntef kızına düğün hediyesi olarak Taita’yı verir.Köle Taita ,firavun için baktığı falda firavunun beş yıl içinde öleceğini görür.Bu haberi,Lostris’in firavunla evlenmesinden ötürü çok büyük acılar çeken Tanus’a bildirir.Ordudaki başarılarından dolayı yüksek bir rütbeye getirilmiş olan Tanus, o dönemde Mısır’da oldukça ciddi bir sorun olan çeteleri yakalamakla görevlendirilir.Tanus;bu çeteleri yakalarken dostu Taita’dan da birçok konuda yardım alır;çünkü bu çeteleri perde arkasından Lord İntef yönetmektedir ve bunu Taita da bilmektedir.Taita Lord İntef’le aralarındaki sırları daha fazla saklayamayacağını düşünür ve bildiği herşeyi Tanus’ anlatır.Tanus ,önce ona inanmak istemez;fakat daha sonra yakaladığı çetelerden birinin reisi deona Lord İntef’in yaptığı kötülükleri anlatır ve Tanus durumun farkına varır.Tüm çeteleri yakalayan Tanus, Firavun’a gider ve herşeyi anlatır.Durumu açığa çıkan lord hapsedilir;fakat kısa sürede hapisten kaçar ve çareyi Mısır’I terketmekte bulur.Bu arada Lostris ve Tanus bir gece gizlice buluşmuşlar ve o geceyi beraber geçirmişlerdir.Firavun Tanus’u çeteleri yakalamadaki başarısından ötürü oldukça yüksek bir rütbeye getirir.
Mısır’da bu gelişmeler olurken,Asya’dan gelen bir tehlike haberi herkesin kafasını karıştırır.Hiksoslar adında bir devlet ,güçlü ordularıyla önlerine çıkan bütün kuvvetleri mağlup edip,Mısır’a doğru hızla ilerlemektedir.Mısır savaş kararı alır ve hazırlıklara başlar.Bu arada Lostris ,bir erkek çocuk doğurur veherkes bunu Firavun’un oğlu sanır.Firavun’un tek erkek çocuğunun annesi olmasından ötürü Lostris artık Kraliçe Lostris olmuştur.Oysa çocuğun gerçek babasının Tanus olduğunu sadece Taita ,Lostris ve Tanus bilirler.Hiksoslar’la savaşa giren Mısırlı’lar ağır bir yemilgi alırlar , Firavun Mamose bu savaşta hayatını yitirir ve Kraliçe Lostris yeni firavun olur.Mısırlı’lar aldıkları bu yenilgiden sonra bölgeyi terketmek zorunda kalırlar ve gemilerle Güney Afrika’ya doğru yola çıkarlar.Yolculuk esnasında kraliçenin Tanus’tan üç çocuğu daha olur veTaita bu durumu Firavun Mamose’nin ruhunun kutsal tohumlarını kraliçeye bırakması şeklinde yorumlayarakherksi kandırır.Güney Afrika’da tekrar güçlenen Mısırlı’lar Mısır’a döner ve Hiksoslar’I yenerek yurtkarını geri kazanırlar.Kraliçe Lostris ve Tanus’un çocukları Memnon kraliçe artık yaşlandığı için yeni firavun olur.
Memnon, Tanus ve Taita’nın çıktığı bir gezi esnasında Memnon çok güzel bir kız görür ve kıza aşık olur.Kızın ait olduğu kabile Taita’yı ele geçirir ve Taita birkaç sene Mısır’dan uzakta yaşar.Daha sonre bir yolunu bulur ve kaçar.Tekrar sevdiklerine kavuşan Taita kızın yerini tarif eder ve Mısır kuvvetleri güçlü bir orduyla kabileye hücum ederler.Memnon aşık olduğu kıza kavuşur ve evlenirler ; fakat bu esnada Tanus hayatını kaybeder.Tanus’un acısına fazla dayanamayan Kraliçe Lostris de kısa süre sonra hayatını kaybeder ve Taita kendisi en değerli olan adeta taptığı bu varlığı kaybeder.
Alıntıdır
KİTABIN ADI SAVAŞ PİLOTU
KİTABIN YAZARI ANTOİNE DE SAİNT EXUPERY
YAYINEVİ VE ADRESİ NEHİR YAYINLARI
BASIM YILI ŞUBAT 2001
KİTABIN KONUSU:
Savaş pilotu isimli roman ikinci dünya savaşı sırasında Fransız ordusunda pilot olarak görev yapan yazar Saint EXUPERY’nin savaş esnasında aldığı bir keşif görevinin ve bu esnada yazarın kendi hayallerinin hikayesidir. Kitapta esas konu uçuş görevi değil bu görevin gereksizliği hiç bir amacının olmamasına rağmen kendi ve dicer uçak personelinin hayatının boş yere büyük bir tehlikeye sokulmasından duyduğu üzüntüyü anlatmaktadır. Kitabın büyük kısmı yazarın uçuş esnasındaki hayallerini anlatmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ:
Saint EXUPERY kitabına okul çağlarını hayal ederek başlıyor . gençliğinde bir okul gününde okulda arkadaşlarıyla yaptığı konuşmaları,arkadaşlarının özelliklerini, o yıllarda yaptıklarını anlatmaya başlıyor. Sonra hayal dünyasını bir kenara bırakarak gerçek dünyaya dönüyor. Aslında hayal gördüğü sırada bir birifing salonundadır ve uçuş emrinin gelmesini beklemektedir.bu kitapta Saint EXUPERY kendisinin başından geçen çok tehlikeli bir keşif uçuşunu anlatmaktadır. Kendisi Fransız ordusunda bir pilottur ve Almanlara karşı savaşmaktadır. Bu keşif uçuşunun aslında bir anlamı yoktur. Çünkü bu uçuşun tamamlanması ve sağ salim geri dönmek imkansıza yakındır. Daha öncede bu tür görevlere çıkan uçaklardan çoğu geri dönmemiştir. Geriye dönse bile getirdiği bilgiler bir işe yaramayacaktır. Çünkü Fransız ordusu ağır kayıplar vermiş ve geriye çekilmiş uçaklarının yüzde sekseni düşürülmüştür. Elde edien bilgiler kullanılamayacaktır. Uçuş emrini alır. Emri veren filo komutanıda bu görevin anlamsız olduğunu biliyordur. Ancak emir genel kurmaylıktan gelmiştir ve yapacak bir şey yoktur. Fotoğrafları çekecek olan teğmen Dutedre ve bir mitralyözcü ile birlikte uçuşa başlarlar. Uçuş esnasında 6 tane Alman avcı uçağı peşlerine takılır. Saint EXUPERY güneşe doğru uçarak avcı uçaklarının görüş alanlarından çıkar ve onları atlatır. Yazar avcı uçaklarından kaçarken bile hayaller görmektedir. Uçakları birer eşek arısına benzetmektedir. Kitap bu uçuş esnasındaki olaylar ve hayalerinden ibarettir. Avcı uçaklarından sonra fotoğraf çekmek için alçaldığı sırada çok yoğun bir ateşe maruz kalırlar. yazar bu ateşlerden de kurtulmasını bilir. Daha sonra önemsiz bir kaç yara alan uçakla birlikte üsse geri dönmeyi başarırlar ve orada bir kahraman gibi karşılanırlar. Özelliklede dokuz kilometre irtifada donmuş manevela ve aletlerle nasıl altı avcı uçağından kurtulduğunun duyulması onu cok iyi bir pilot olarak gözlerinde büyütmelerine sebep olmuştur. Yazar başından geçenleri ve hayallerini tekrar gözden geçirir ve neden böyle hayaller gördüğünü düşünür. Kitap bu şekilde biter.
KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitaptaki olaylardan çok durumlara bakacak olursak yazarın insanların milliyetlerinden çok onların insan olmalarının ve kardeş gibi yaşamalarının gerektiği düşüncesinde olduğu görülmektedir. Yazar kendi savaşa katılmış biri olarak savaşın
anlamsızlığını anlatmaya çalışmış. Bunu yaparkende kendi hayallerini örnek göstererek savaş öncesine dönmek arzusunu anlatmaya çalışmıştır.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMSESİ:
Kitap tamamiyle yazarın bir uçuş hikayesini anlatmaktadır. Olaydan ziyade hayallerine yer vermiş kişiler üzerinde hiç durmamıştır . Kitapta en çok adı geçen kişi fotağrafları çeken teğmen Dutedre’dir. Dutedre’nin kişiliği hakkında bilgi verilmemiştir.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap çok sıkıcı bir kitapdır. Olaylar tamamiyle geri plana atılmış ön plana yazarın hayal dünyası itilmiştir. Hayalleride tamamiyle parçalanmış durumda olduğu ve devamlı başka bir yerlere atladığı için çok karmaşık. Bu nedenle sıkıcı olduğunu düşünüyorum. Ama yinede okumak isterseniz deneyebilirsiniz. Belki siz benim gibi düşünmeyebilirsiniz.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Saint-Exupery 1900 yılında Lyon’da doğdu. Askerliğini 1920’de hava kuvvetlerinde yaptı, sonra Latecoere şirketinin Toulouse-Casablanca hattında posta pilotu olarak çalıştı. Rio de Oro’da Juby burnu iniş şefliğine atandı, ardından, Patagonya hava seferlerini hizmete açmakla görevlendirildi (1929). Ancak, kısa bir süre sonra havayollarını bırakarak deneme pilotu oldu (1933), birçok önemli deneme uçuşunda görev aldı (Paris-Saigon, New York-Ateş ülkesi). 1940 savaşında keşif pilotluğu yaptı, mütarekeden sonra ABD’ye gitti, Kuzey Afrika’da müttefik birliklerine katıldı (1942), hava kuvvetlerine yeniden girerek 31 Temmuz 1944’te özel bir görevle Korsika’ya uçtu, ama geri dönemedi. En büyük tutkusu görev ve serüvendi. Eserlerinde kardeşliği ve hümanizmin geleneksel değerlerini yüceltti. Güney Postası’ndaki (Courrier Sud-1930) romansı öğeler, derin düşüncenin ve lirizmin bile bile gösterişli hale getirilmiş imgelerle geliştiği Gece Uçuşu’nda (Vol de nuit)-1931) yoktur. Saint-Exupery İnsanların Dünyası (Terre des hommes-1939) ve Savaş Pilotu’nda (Pilote de guerre-1942) aynı çizgiyi devam ettirir. Yazarın bitiremediği Kale (Citadelle-1949), neredeyse Kutsal Kitap’a özgü bir üslup ve imgelerle insanlar arasındaki kutsal bağı ve yaşamın ta kendisi olan o sürekli ilişkiyi yüceltir. Ayrıca bir masal olan Küçük Prens’i (le Petit Prince) mektuplarını (Günlük Notlar –Lettres a sa mere-1957), Un sens a la vie’yi (1956) anmak gerekir.