• Siyaset, Bilim ve Tarih Bilinci (Doğan ÖZLEM )

    KİTABIN ÖZETİ :
    En yaygın tanımlarından birine göre felsefe; varlık, doğa, insan, toplum, ahlak, vd. üzerine genel ve soyut kavramlarla sürdürülen teorik bir sorgulama ve evrensel bir açıklama çabasıdır. Bu tanımın özellikle Platon ve Aristotales’le birlikte batı felsefe tarihinde en yaygın felsefe haline gelmiş olduğu ve batı felsefesine ortaya konulmuş büyük felsefe sistemlerinin bu tanıma uygun ve “evrenselci” denilebilecek bir felsefe tipini ürünü olduklarıda açıktır. Ne var ki, daha foretes öncesi dönemden beri, etkileri cılız kalmakla birlikte, felsefeyi böyle anlamayan şüpheci (septik), sofist. adcı (nominalist) filojoflar, evrenselciliği ve hatta mantıksal / rasyonel bir işlem olarak teorizasyonu reddeden tekbenci (solipsist) , romantik, irrasyonalist, vitalist / atılımcı (Bergson) , yorumlamacı (hermeneutik) felsefe anlayışları da hep olmuştur. özellikle 19.yüzyılın başlarından bu yana, evrenselci felsefe tipine yoğun bir tepkinin ürünü olarak ‘tekilci / tarihselci / yorumlamacı‘ denebilecek bir felsefe tipinin, evrenselciliği ve teorizasyonu reddeden felsefelerin bazı yönlerini bir araya getiren bir tip olarak geliştiği görülür. Kedi içindeki çeşitlenmeleriyle böyle bir evrenselciliğe karşı bilgide ve eylemde tepkilerin doğmaması imkansızdı. Bu tepkiler evrenselciliğin damgasını bastığı aynı 300 yıl içerisinde giderek artmış ve değişik öğretiler içerisinde ifadesini bulmuştur. Bu tepkilerin ortak yönleri, evrenselciliğe karşı tekilci ve tarihselci kalkış noktalarından hareket etmeleri olmuştur. Evrenselciliğin son 300 yıldaki ezici yaygınlığı dolayısıyla su yüzüne fazla çıkmamış olsa da, bu dönem iki felsefe, iki bilim, iki siyaset anlayışının çatıştıkları bir dönem olmuştur. Konuşmamı 6 alt başlık altında yapmayı planladım:
    1. Sivil itaatsizliğin Özellikleri ve Tanımı,
    2. Hukuk Devleti Konsepti İçinde Sivil İtaatsizlik,
    3. Doğal Hukuk Geleneği İçinde Hukuk Devleti,
    4. Liberalizm ve Liberal Demokrat Hukuk Devleti
    5. Bir Felsefe Problemi Olarak Hukuk-Etik-Siyaset İlişkisi,
    6. Sonuç
    1. SİVİL İTAATSİZLİĞİN ÖNEMİ VE TANIMI :
    İlk altı başlık altında ‘sivil itaatsizlik‘ kavramının ne ifade ettiğini belirlemek istiyorum. Dün bu kavramın içeriği üzerine pek çok şey söylendi. Bu etapta dün söylenenlerin bir bakıma özeti sayılabilecek bir derleme ve buna dayalı bir tanım yapmaya çalışacağım. İkinci alt başlık altında, sivil itaatsizlik fenomeninin ‘hukuk devleti‘ ile bağıntısını kurmayı deneyeceğim. Üçüncü olarak hukuk devletini ‘doğal hukuk‘ kavramı kapsamında ele alacağım. Bunu takiben doğal hukuku liberal aydınlanma felsefesiyle koşutluk içinde bir yere oturtmaya gayret edeceğim. Beşinci sırayı hukuk- etik siyaset ilişkisinin bir felsefe problemi olarak ne ifade ettiğine ayırıyorum.
    2. HUKUK DEVLETİ KONSEPTİ İÇİNDE SİVİL İTAATSİZLİK :
    Daha tanımında ve özelliklerinin irdelenmesinde ve eleştirisinde, sivil itaatsizliğin “hukuk devleti” ile ilişkisi açıkça ortaya çıktı. Sivil itaatsizliği bir üst basamakta irdelemek için, onun “hukuk devleti” kavramı ile bağlantısının irdelenmesi gerekiyor.
    “Hukuk Devleti” için pek çok tanım yapılmış, onun bir çok niteliği, öğesi sıralanmıştır. Ancak özellikle günümüzde “hukuk devleti” denince ilk akla gelen özellikler şöyle sıralanabilir :
    a) Seçme ve seçilme özgürlüğü,
    b) İfade ve örgütleme özgürlüğü
    c) Yasalar önünde eşitlik
    d) Mahkemelerin bağımsızlığı
    e) Yasama, yürütme ve yargılama erklerinin ayrıldığı (kuvvetler ayrılığı)
    f) Kişinin bedensel ve psikolojik bütünlüğünün dokunulmazlığı(işkence ve eziyet yasağı), gelir farklılıklarına rağmen, insanların kendilerini geliştirme koşullarının varlığı) farklılıklarının kabul edilmesi (azınlık hakları, çoğulculuk),
    g) Çoğunluk kuralı
    3. DOĞAL HUKUK GELENEĞİ :
    Her hukuk devleti, tarih boyunca, mevcut yasal düzeni yani pozitif hukuku gerekçelendirmek, onu bir üst otorite veya dogmaya ya da bir felsefi ilkeler demetine dayandırmak istemiştir. Batı düşüncesinde “doğal hukuk” kavramının ortaya çıkması da böyle bir ihtiyacın ürünüdür. Böyle görüldüğünde, doğal hukuk, pozitif hukuk düzenine (legalite) meşruluğunu (legitimite) veren, vermesi gereken, vermesi istenen ilkeler topluluğu olarak tanımlanabilir.
    4. LİBERALİZM VE LİBERAL DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ :
    Demokratik hukuk devletinin hukuk devletinin türlerinden biri olabilir; demokratik olmayan bir hukuk devletinin de konsept ve fenomen olarak varlığına işaret etmek isterim. Bunun gibi, demokratik hukuk devletini de, kendi içinde çeşitlendirmek gerekir. Bu çeşitler içerisinde özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren birbirleriyle çekişme ve rekabete girmiş olan iki konseptten, “liberal hukuk devleti” konseptlerinden söz etmek gerekir. Bilindiği üzere, liberal hukuk devleti ile sosyal hukuk devleti konseptlerini birbirinden ayıran en temel yön, her ikisinin de özgürlük ve eşitlik ilkelerinden hareket etmelerine karşılık, birincisinin önceliği özgürlüğe, ikincisinin ise eşitliğe verilmiş olmalarıdır. bizim Batı’ da yaygın ve egemen olarak tanıdığımız demokratik hukuk devleti konseptinin ve fenomeninin “liberal demokratik hukuk devleti” olduğu açıktır.
    5. BİR FELSEFE PROBLEMİ OLARAK HUKUK-ETİK SİYASET İLİŞKİSİ VE SİVİL İTAATSİZLİK :
    Hukukçular ve hele hukuk felsefecileri, hukuku, mümkün olan en yüksek soyutluk derecesinde ve en kapsayıcı kavramlar ve ilkeler üreterek temellendirmek isterler.Çünkü bilindiği üzere, bir hukukun en yüksek normatif geçerliliğe sahip olabilmesi, ancak böyle bir soyutluk ve genellikle sağlanabilir.normatif geçerlilik, bilindiği gibi etiğin de temel amacıdır. Ve örneğin Kant’ ın belirttiği gibi, hukuk, en nihayet etik postülalara dayanır. Yine Kant’ a göre, hukuku etiğin de üstünde bir genellik ve kapsayıcılıkla temellendirme çalışmalarının hepsi, açık ya da örtük bir halde yinede etik postülalardan yola çıkar.
    6. SİVİL İTAATSİZLİĞİN ÖNEMİ VE DEĞERİ :
    Buraya kadar, suya atılan taşın meydana getirdiği halkalar örneği, konuları en içteki halkadan en dıştakine doğru giderek irdelemeye ve değerlendirmeye çalıştım.”Sivil itaatsizlik”i çevreleyen halka “ liberal demokratik hukuk devleti” ydi. Onu çevreleyen halka “ demokratik hukuk devleti” oldu. sonraki halkayı “hukuk devleti” oluşturdu. Hukuk devletini ”doğal hukuk” halkası izledi. Modern dönemde doğal hukukta meşrutiyetin kaynağının ortak insan aklında bulunduğunu belirtmeye çalıştım ve doğal hukuk anlayışının liberalizmle ilişkisi üzerinde durarak bir üst halkaya geçtim. son olarak bir tarihsel ve toplumsal fenomen olarak hukuka bir felsefe sorunu olarak, en üst halkada bakmayı denedim.
    Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

    25 Eylül 2010
    Okunma
    bosluk

    Avrupa Birliği

    Avrupa Birliği:1 Ocak 2002 yılından itibaren, Avrupa Birliği üyesi 15 ülkeden 12′si kendi ulusal para birimlerini bırakarak ortak para birimi “euro” yu kabul ettiler.

    Avrupa Komisyonu tarafın­dan geliştirilen e simgesi, Avru­pa sözcüğünün ilk harfini temsil eder, iki paralel çizgi ise ekono­mideki istikrarı simgeler.

    AB’nin birliği temsil eden bir bayrağı, marşı ve resmî bayramı vardır. AB’nin bayrağı mavi zemin üzerine 12 sarı yıldızdan oluflur. Bu yıldızlar Avrupa’nın birliğini temsil eder

    Avrupa Birliği’ne Üye Ülkeler

    10 Ocak 2007deki geniş­leme ile AB’nin 29 üyesi vardır. 1951/1957 yıllarında topluluk­ta bulunan altı kurucu üye şunlardır:

    •  Belçika             – Fransa İtalya          Almanya       • Lüksemburg       Hollanda

    Bunu izleyen yıllarda çeşitli aşamalarda şu ülkeler birliğe katıldı: 1973′te Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık, 1981′de Yunanistan, 1986′da Portekiz ve ispanya, 1990′da Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi so­nucu üye ülke sayısı artmama­sına rağmen AB’nin sınırları ge­nişledi ve nüfusu arttı. 1995′te Avusturya, Finlandiya ve İsveç, 2004′te Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya 2007′de ise Bulgaristan ve Romanya birliğe üye olmuştur.

    Türkiye, Hırvatistan ve Makedonya’da aday ülkelerdir. Ocak 2009’da müstakil bir devlet bakanı Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri yürütmek üzere baş müzakereci olarak görevlendirilmiştir. Türkiye müzakerelere (görüşmelere) devam etmektedir.

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri

    ü  11 Eylül 1959: AET Bakanlar Konseyi Ankara ve Atina’nın ortaklık başvurularını kabul etti.

    ü  27 Mayıs 1960: Türkiye – AET ilişkileri dondurul­du.

    ü  12 Eylül 1963: Türkiye ile AET’yi Gümrük Birliği’ne götürecek ve tam üyeliği sağlayacak olan Ortaklık Anlaşması (Ankara Anlaşması) imza­lanmıştır.

    ü  13 Ocak 1972: Ortaklık Anlaşması’nın Toplulu­ğa katılacak yeni ülkelerce de kabulünü sağla­yacak Türkiye – AET müzakereleri başlamıştır.

    ü  22 Ocak 1982: Avrupa Topluluğu, Türkiye ile ilişkilerini dondurma kararı almıştır.

    ü  16 Eylül 1986: Türkiye-AET Ortaklık Konseyi toplanmış, böylece dondurulmuş bulunan Tür­kiye – AET ilişkilerinin canlandırılması süreci başlamıştır.

    ü  14 Nisan 1987: Türkiye, AT’ye, tam üye olmak üzere müracaat etmiştir.

    ü  1 Ocak 1996: Türkiye ile AB arasında sanayi ve işlenmiş tarım ürünlerinde gümrük birliği yü­rürlüğe girmiştir.

    ü  11-12 Aralık 1999: Helsinki’de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi zirve toplantısında Türkiye’ye adaylık statüsü tanınmıştır.

    ü  28 Haziran 2002: Avrupa Birliği ile Türkiye ara­sında topluluk programlarına katılımın genel il­kelerini belirlemek üzere imzalanan Çerçeve Anlaşma, 28 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

    ü  16-17 Aralık 2004: AB Devlet ve Hükümet Baş­kanları Konseyinin Brüksel’de yapmış olduğu zirve toplantısında, Türkiye’nin Kopenhag siya­si kriterlerini yeterli ölçüde karşıladığına karar verilmiş ve 3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelere başlanması öngörülmüştür.

    ü  12 Haziran 2006: Türkiye ile AB arasında üye­lik müzakereleri başlamıştır.

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    AVRUPA BİRLİĞİ’NE DOĞRU


    ü  Türklerle Avrupalılar arasındaki ilişkiler uzun bir geçmişe sahiptir. Balkanlara geçmelerinden itibaren Türkler Avrupa’nın bir parçası haline gelmiştir. Osmanlı Devleti ile Avrupa ülkele­ri arasındaki karşılıklı etkileşim yüzyıllar boyunca sürmüştür. Cumhuriyetin ilanından itibaren Avrupa ile olan ilişkiler Atatürk’ün barışçı politikaları çerçevesinde sürmüştür. Türkiye ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan yenidünya düzeni içinde Avrupa dev­letleri ile birlikte hareket etmiştir.

    ü  AB’nin kuruluşu 18 Nisan 1951′de Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda arasında Paris’te imzalanan antlaşmaya kadar uza­nır. 25 Mart 1957 tarihinde Roma’da imzalanan an­laşmalarla resmen kurulmuştur. 7 Şubat 1992′de Hollanda’nın Manstricht şehrinde imzalanan Avru­pa Birliği Antlaşması ile topluluğun adı Avrupa Bir­liği (AB) olmuştur.

    ü  Avrupa Birliği, Avrupa’nın ekonomik ve siyasi olarak bütünleşmesini hedeflemektedir.

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    Türkiye’deki Diğer Projeler


    1-Su:

    Türkiye su zengini bir ülke değildir. Su, günümüzde en önemli enerji türlerinden biri olan elektrik üretiminde de önemli bir kaynaktır. Ülkemizde kurulan hidroelektrik santralleriyle elektrik üretilmektedir.

    Türkiye bu alanda potansiye­linin % 20′sini değerlendirebilmektedir.

    Devlet Su işleri (DSİ), su kaynaklarının değerlendi­rilmesi ve verimli bir şekilde kullanılması amacıyla projeler üretmektedir. DSİ ürettiği projeler ile 2030 yılına kadar su potansiyelinin tamamını değerlendirmeyi ve ülke ekonomisine yıllık 27,8 milyar dolar gelir sağlamayı amaçlamaktadır.

    2- Petrol

    Ülkemizde petrol arama ve üretimiyle Türkiye Pet­rolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) görevlendirilmiş­tir. TPAO son yıllarda yeni teknolojilerle petrol ara­ma faaliyetlerine hız vermiştir. Özellikle son iki yılda denizlerde yapılan araştırma çalışmalarının sayısı 50 yılın toplamından daha fazladır.

    Türkiye enerji ihtiyacının yarısına yakınını petrolden karşılamaktadır. Bu durum Türkiye’yi enerji bakı­mından dışa bağımlı hale getirmektedir.

    Türkiye’nin öncelikli hedefleri arasında bu potansiyelin değerlendiri­lerek “21. yüzyılın Avrasya Enerji Koridoru” konu­muna getirilmesi yer almaktadır.

    3-Bor:

    Türkiye, kimya sanayinin önemli ham maddelerin­den biri durumunda olan bor madeni bakımından dünyanın en zengin yataklarına sahiptir. Dünyadaki bor rezervlerinin % 63′ü ülkemizde bulunmaktadır.

    Bor madeni günümüzde, camdan elektroniğe, se­ramikten uzay teknolojisine, sağlıktan enerjiye, ah­şaptan metalürjiye ve izolasyondan tarıma kadar yüzlerce alanda kullanılmaktadır.

    Ulusal Bor Araştır­ma Enstitüsü (BOREN) kurulmuştur. BOREN en­düstriyel uygulama amaçlı projelere gerekli desteği sağlamaktadır.

    4-Toryum:

    Türkiye’de toplam rezerv yaklaşık 380.000 ton civa­rındadır. Günümüzde toryumla çalışan ticari ölçekli bir nükleer santral bulunmamaktadır.

    dünyadaki tekno­lojik gelişmelerin paralelinde ülkemizde de toryum tabanlı yakıt çevrimi konusundaki araştırma – geliş­tirme çalışmalarına devam edilmelidir. Bu amaçla Türkiye Atom Enerjisi Kurumu 2000 yılında Ulus­lararası Yenilikçi Nükleer Reaktörler ve Yakıt Çevri­mi adlı projeye katılma kararı almıştır.

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    GAP Projesi


    Bu proje ile tarım alanlarının sulanması ve enerji üretiminin artırılması amaçlanmıştır.

    1970lerde temeli atılmıştır. 1989’da Başbakanlığa bağlı olarak kuruldu. Dünyanın 8. büyük projesidir. Bölgesel bir kalkınma politikasıdır.

    Amacı; bölge kapsamına giren illerde; konut, sanayi, madencilik, tarım, enerji, ulaşım gibi hizmetler ile bölgeyi hedef alan araştırmaların yaptırılmasıdır. Projenin 2010da tamamlanabilir.

    Atatürk Barajı, dünyanın 6. büyük barajıdır. Avrupa’nın ve Türkiye’nin en büyük barajıdır. Keban, Karakaya barajı bu gruba girer.

    Fırat

    a)Gaziantep b)Şanlıurfa c)Adıyaman d)Malatya

    Dicle

    a)Şırnak b)Batman c)Elazığ d)Diyarbakır

    GAP’ın Faydaları:

    1-Elektrik üretimi   2-İş imkânı  3-Sosyal ve kültürel gelişme

    4-Ürün çeşitliliği     5-Turizm     6-Balıkçılık    7-Göçün artması

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    Nabucco Projesi

    Türkiye bu doğalgazın Avrupa’ya taşınması için Yu­nanistan – İtalya – Doğalgaz Boru Hattı ve Bulga­ristan, Romanya ve Macaristan üzerinden Avustur­ya’ya bağlayacak olan Nabucco Projesi’ni hayata geçirmeye çalışmaktadır.

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    Bakû – Tiflis – Ceyhan Boru Hattı Projesi

    Türkiye, kendi topraklarından geçen uluslararası enerji yollarının dünya siyasetinde etkisini artıraca­ğını ve ekonomik kalkınmasına büyük katkı yapa­cağını bilerek 1990′lı yılların başından beri Azerbaycan petrolünü Akdeniz’e ulaştırmak için Bakû – Tiflis – Ceyhan Boru Hattı Projesi’ni gerçekleştirmeye çalışmıştır. Nihayet 2005 yılında tamamlanan boru hattı ile Azerbaycan petrolü Ceyhan’a ulaşmıştır.11 yıllık bir çalışmadır.

    Kazakistan petrollerinin de bu hat ile taşınması konusunda anlaşmaya varılmasıyla bu hattın ka­pasitesi ve önemi artmıştır.

    Bakû – Tiflis – Erzurum Doğalgaz Hattı Projesi

    Azerbaycan petrolünün yanında doğalgazının da Türkiye vasıtasıyla Avrupa’ya taşınması için Bakû -Tiflis – Erzurum Doğalgaz Hattı Projesi tamam­lanmış ve 2006 yılının sonunda Bakü’den Erzu­rum’a doğalgaz pompalanmaya başlanmıştır. Türk­menistan doğalgazının da bu yolla nakledilmesi söz konusudur.

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    Türkiye’nin Enerji Politikası


    Türkiye, enerji kaynakları bakımından dışa bağımlı bir ülke olmasına rağmen dünyada enerji kaynakla­rının yaklaşık % 70′ini barındıran Orta Doğu ve Av­rasya ülkelerinin komşusu durumundadır. Bu du­rum Türkiye’nin jeopolitik önemini artırmaktadır.

    Petrol ve doğalgaza sahip olmak kadar bu kaynak­ları dünya pazarlarına ulaştırmak da önemlidir. İran, Irak, Rusya, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan gibi pet­rol ve doğalgaz bakımından zengin kaynaklara sa­hip ülkeler bu kaynakları ihraç edecek altyapıya sa­hip değiller. Hazar Denizi çevresindeki enerji kaynaklarının Avrupa’ya ve dünyaya taşınmasın­da Türkiye koridor görevi görebilecek bir ko­numdadır.

    Türkiye, bazı do¤al kaynaklar açısından da zengindir. Bunların

    arasında bor, boraks, trona, krom, toryum, linyit, taş kömürü gibi madenler ile günden güne hayati önem kazanan su kaynakları

    yer almaktadır. Ayrıca ülkemiz dünyanın en büyük bor ve toryum rezervlerine sahiptir.

    Madenleri aramak, rezervlerini ve özelliklerini tespit etmek için 1935‘te Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) kurulmuştur. Bulunan madenlerin devlet eliyle işletilmeleri için de 1935 yılında Etibank faaliyete başlamıştır.1954’te kurulan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) petrol ve doğalgaz arama, sondaj ve üretim faaliyetlerini sürdürmektedir

    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk

    Körfez Savaşı


    I. Körfez Savaşı

    • Irak, 1980 -1988 yılları arasında İran ile yaptığı sa­vaşta ekonomik yönden ağır zararlara uğramıştı. Bu zararları karşılamak için 2 Ağustos 1990′da Ku­veyt’i işgal etti.
    • Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Irak’ın Kuveyt topraklarını boşaltması için karar alarak, bu kararın 15 Ocak 1991 tarihine kadar uygulanmasını, aksi taktirde güç kullanılacağını duyurdu. Irak’ın bu sü­re içinde Kuveyt’i terk etmemesi üzerine ABD’nin öncülüğündeki çok uluslu hava güçleri 17 Ocak 1991 ‘de taarruza geçti.
    • Irak, çok uluslu müttefik güçler karşısında başarısız olarak 6 Nisan 1991′de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin şartlarını kabul ettiğini yazılı olarak ilan etti. Böylece I. Körfez Savaşı sona ermiştir

    I.Körfez Savaşında Türkiye’nin Tutumu

    • Türkiye, I. Körfez Savaşanda Irak’ın karşısında yer alarak Birleşmiş Milletler’in aldığı kararlara destek vermiştir. Örneğin Birleşmiş Millefler’in Irak’a eko­nomik ve askeri ambargo kararına ilk uyan ülke Türkiye’dir. Ayrıca Kerkük Yumurtalık Petrol Boru Hattı ve Habur Sınır Kapısı’nın kapatılması Türkiye’yi milyarlarca dolar zarara uğratmıştır.. Ancak Türkiye savaşa aktif olarak katılmamış, İncirlik Üssü’nün çok uluslu güçler tarafın­dan kullanılmasına izin vermiştir.

    II. Körfez Savaşı

    • ABD, Irak’ın terörü desteklediği ve Kitle İmha Silahları ürettiğini iddia ede­rek bu devlete 20 Mart 2003′te yeniden savaş açtı.
    • ABD bu savaşta Birleşmiş Milletler’den askeri des­tek kararı çıkartamamıştır. Bunun üzerine ağırlığını ABD ve İngiltere askerlerinin oluşturduğu koalisyon gücü oluşturulmuş, bu güç 1 Mayıs 2003′te Irak’ta Saddam Hüseyin yönetimine son vermiştir.
    • Irak’ta 30 Ocak 2005′te geçici seçimler yapılmış ve demokratik yönetime geçilmiştir. Ancak ABD güçle­ri hala Irak’ta bulunmaktadır ve ülke henüz huzur ve güvene kavuşamamıştır.

    II. Körfez Savaşında Türkiye’nin Tutumu

    • Türkiye, II. Körfez Savaşı ‘nda ABD’yi ve koalisyon güçlerini desteklemekle birlikte daha çekimser bir politika izlemiş ve koalisyon güçlerinin Türkiye üze­rinden cephe açmasına izin vermedi.

    Körfez Savaşlarının Türkiye’ye Etkileri

    • Irak’a uygulanan ambargo Türkiye’yi ekonomik yönden olumsuz etkilemiştir. Türkiye’nin ihracat kaybı onlarca milyar dolara ulaşmıştır.
    • Körfez Savaşlarından sonra Kuzey Irak’ta olu­şan otorite boşluğu ve kaos Türkiye için bir teh­dit ve risk bölgesi oluşturmuştur.
    • Kuzey Irak’taki otorite boşluğundan yararlanan bölücü terör örgütü, kamplarını buraya taşımış ve bunun sonucunda Güney Doğu Anadolu’da terör olayları artmıştır.
    • Körfez Savaşı’nın sonunda Saddam Hüse­yin’in baskısından kaçan yüz binlerce kurt, Tür­kiye’ye sığınmıştır. Bu mültecilerin vatanlarına geri dönünceye kadar geçen sürede barınma ve temel ihtiyaçlarının karşılanması Türkiye’ye ekonomik bir yük getirmiştir.
    • Körfez Savaşlarında Türkiye, savaş bölgesi ilan edilmese de yüz binden fazla yabancı turist re­zervasyonlarını iptal ettirerek ülkemize gelmek­ten vazgeçmiştir.
    12 Mart 2010
    Okunma
    bosluk
     Son Yazılar FriendFeed

    Kategoriler

    Son Yorumlar

    
    Güncel Ders Notları Facebook Grubuna Katıl..! Eğitim ve Ögretim Domain Domain