KİTABIN ÖZETİ :
En yaygın tanımlarından birine göre felsefe; varlık, doğa, insan, toplum, ahlak, vd. üzerine genel ve soyut kavramlarla sürdürülen teorik bir sorgulama ve evrensel bir açıklama çabasıdır. Bu tanımın özellikle Platon ve Aristotales’le birlikte batı felsefe tarihinde en yaygın felsefe haline gelmiş olduğu ve batı felsefesine ortaya konulmuş büyük felsefe sistemlerinin bu tanıma uygun ve “evrenselci” denilebilecek bir felsefe tipini ürünü olduklarıda açıktır. Ne var ki, daha foretes öncesi dönemden beri, etkileri cılız kalmakla birlikte, felsefeyi böyle anlamayan şüpheci (septik), sofist. adcı (nominalist) filojoflar, evrenselciliği ve hatta mantıksal / rasyonel bir işlem olarak teorizasyonu reddeden tekbenci (solipsist) , romantik, irrasyonalist, vitalist / atılımcı (Bergson) , yorumlamacı (hermeneutik) felsefe anlayışları da hep olmuştur. özellikle 19.yüzyılın başlarından bu yana, evrenselci felsefe tipine yoğun bir tepkinin ürünü olarak ‘tekilci / tarihselci / yorumlamacı‘ denebilecek bir felsefe tipinin, evrenselciliği ve teorizasyonu reddeden felsefelerin bazı yönlerini bir araya getiren bir tip olarak geliştiği görülür. Kedi içindeki çeşitlenmeleriyle böyle bir evrenselciliğe karşı bilgide ve eylemde tepkilerin doğmaması imkansızdı. Bu tepkiler evrenselciliğin damgasını bastığı aynı 300 yıl içerisinde giderek artmış ve değişik öğretiler içerisinde ifadesini bulmuştur. Bu tepkilerin ortak yönleri, evrenselciliğe karşı tekilci ve tarihselci kalkış noktalarından hareket etmeleri olmuştur. Evrenselciliğin son 300 yıldaki ezici yaygınlığı dolayısıyla su yüzüne fazla çıkmamış olsa da, bu dönem iki felsefe, iki bilim, iki siyaset anlayışının çatıştıkları bir dönem olmuştur. Konuşmamı 6 alt başlık altında yapmayı planladım:
1. Sivil itaatsizliğin Özellikleri ve Tanımı,
2. Hukuk Devleti Konsepti İçinde Sivil İtaatsizlik,
3. Doğal Hukuk Geleneği İçinde Hukuk Devleti,
4. Liberalizm ve Liberal Demokrat Hukuk Devleti
5. Bir Felsefe Problemi Olarak Hukuk-Etik-Siyaset İlişkisi,
6. Sonuç
1. SİVİL İTAATSİZLİĞİN ÖNEMİ VE TANIMI :
İlk altı başlık altında ‘sivil itaatsizlik‘ kavramının ne ifade ettiğini belirlemek istiyorum. Dün bu kavramın içeriği üzerine pek çok şey söylendi. Bu etapta dün söylenenlerin bir bakıma özeti sayılabilecek bir derleme ve buna dayalı bir tanım yapmaya çalışacağım. İkinci alt başlık altında, sivil itaatsizlik fenomeninin ‘hukuk devleti‘ ile bağıntısını kurmayı deneyeceğim. Üçüncü olarak hukuk devletini ‘doğal hukuk‘ kavramı kapsamında ele alacağım. Bunu takiben doğal hukuku liberal aydınlanma felsefesiyle koşutluk içinde bir yere oturtmaya gayret edeceğim. Beşinci sırayı hukuk- etik siyaset ilişkisinin bir felsefe problemi olarak ne ifade ettiğine ayırıyorum.
2. HUKUK DEVLETİ KONSEPTİ İÇİNDE SİVİL İTAATSİZLİK :
Daha tanımında ve özelliklerinin irdelenmesinde ve eleştirisinde, sivil itaatsizliğin “hukuk devleti” ile ilişkisi açıkça ortaya çıktı. Sivil itaatsizliği bir üst basamakta irdelemek için, onun “hukuk devleti” kavramı ile bağlantısının irdelenmesi gerekiyor.
“Hukuk Devleti” için pek çok tanım yapılmış, onun bir çok niteliği, öğesi sıralanmıştır. Ancak özellikle günümüzde “hukuk devleti” denince ilk akla gelen özellikler şöyle sıralanabilir :
a) Seçme ve seçilme özgürlüğü,
b) İfade ve örgütleme özgürlüğü
c) Yasalar önünde eşitlik
d) Mahkemelerin bağımsızlığı
e) Yasama, yürütme ve yargılama erklerinin ayrıldığı (kuvvetler ayrılığı)
f) Kişinin bedensel ve psikolojik bütünlüğünün dokunulmazlığı(işkence ve eziyet yasağı), gelir farklılıklarına rağmen, insanların kendilerini geliştirme koşullarının varlığı) farklılıklarının kabul edilmesi (azınlık hakları, çoğulculuk),
g) Çoğunluk kuralı
3. DOĞAL HUKUK GELENEĞİ :
Her hukuk devleti, tarih boyunca, mevcut yasal düzeni yani pozitif hukuku gerekçelendirmek, onu bir üst otorite veya dogmaya ya da bir felsefi ilkeler demetine dayandırmak istemiştir. Batı düşüncesinde “doğal hukuk” kavramının ortaya çıkması da böyle bir ihtiyacın ürünüdür. Böyle görüldüğünde, doğal hukuk, pozitif hukuk düzenine (legalite) meşruluğunu (legitimite) veren, vermesi gereken, vermesi istenen ilkeler topluluğu olarak tanımlanabilir.
4. LİBERALİZM VE LİBERAL DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ :
Demokratik hukuk devletinin hukuk devletinin türlerinden biri olabilir; demokratik olmayan bir hukuk devletinin de konsept ve fenomen olarak varlığına işaret etmek isterim. Bunun gibi, demokratik hukuk devletini de, kendi içinde çeşitlendirmek gerekir. Bu çeşitler içerisinde özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren birbirleriyle çekişme ve rekabete girmiş olan iki konseptten, “liberal hukuk devleti” konseptlerinden söz etmek gerekir. Bilindiği üzere, liberal hukuk devleti ile sosyal hukuk devleti konseptlerini birbirinden ayıran en temel yön, her ikisinin de özgürlük ve eşitlik ilkelerinden hareket etmelerine karşılık, birincisinin önceliği özgürlüğe, ikincisinin ise eşitliğe verilmiş olmalarıdır. bizim Batı’ da yaygın ve egemen olarak tanıdığımız demokratik hukuk devleti konseptinin ve fenomeninin “liberal demokratik hukuk devleti” olduğu açıktır.
5. BİR FELSEFE PROBLEMİ OLARAK HUKUK-ETİK SİYASET İLİŞKİSİ VE SİVİL İTAATSİZLİK :
Hukukçular ve hele hukuk felsefecileri, hukuku, mümkün olan en yüksek soyutluk derecesinde ve en kapsayıcı kavramlar ve ilkeler üreterek temellendirmek isterler.Çünkü bilindiği üzere, bir hukukun en yüksek normatif geçerliliğe sahip olabilmesi, ancak böyle bir soyutluk ve genellikle sağlanabilir.normatif geçerlilik, bilindiği gibi etiğin de temel amacıdır. Ve örneğin Kant’ ın belirttiği gibi, hukuk, en nihayet etik postülalara dayanır. Yine Kant’ a göre, hukuku etiğin de üstünde bir genellik ve kapsayıcılıkla temellendirme çalışmalarının hepsi, açık ya da örtük bir halde yinede etik postülalardan yola çıkar.
6. SİVİL İTAATSİZLİĞİN ÖNEMİ VE DEĞERİ :
Buraya kadar, suya atılan taşın meydana getirdiği halkalar örneği, konuları en içteki halkadan en dıştakine doğru giderek irdelemeye ve değerlendirmeye çalıştım.”Sivil itaatsizlik”i çevreleyen halka “ liberal demokratik hukuk devleti” ydi. Onu çevreleyen halka “ demokratik hukuk devleti” oldu. sonraki halkayı “hukuk devleti” oluşturdu. Hukuk devletini ”doğal hukuk” halkası izledi. Modern dönemde doğal hukukta meşrutiyetin kaynağının ortak insan aklında bulunduğunu belirtmeye çalıştım ve doğal hukuk anlayışının liberalizmle ilişkisi üzerinde durarak bir üst halkaya geçtim. son olarak bir tarihsel ve toplumsal fenomen olarak hukuka bir felsefe sorunu olarak, en üst halkada bakmayı denedim.
Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.
Avrupa Birliği:1 Ocak 2002 yılından itibaren, Avrupa Birliği üyesi 15 ülkeden 12′si kendi ulusal para birimlerini bırakarak ortak para birimi “euro” yu kabul ettiler.
Avrupa Komisyonu tarafından geliştirilen e simgesi, Avrupa sözcüğünün ilk harfini temsil eder, iki paralel çizgi ise ekonomideki istikrarı simgeler.
AB’nin birliği temsil eden bir bayrağı, marşı ve resmî bayramı vardır. AB’nin bayrağı mavi zemin üzerine 12 sarı yıldızdan oluflur. Bu yıldızlar Avrupa’nın birliğini temsil eder
Avrupa Birliği’ne Üye Ülkeler
10 Ocak 2007deki genişleme ile AB’nin 29 üyesi vardır. 1951/1957 yıllarında toplulukta bulunan altı kurucu üye şunlardır:
• Belçika – Fransa İtalya Almanya • Lüksemburg Hollanda
Bunu izleyen yıllarda çeşitli aşamalarda şu ülkeler birliğe katıldı: 1973′te Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık, 1981′de Yunanistan, 1986′da Portekiz ve ispanya, 1990′da Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi sonucu üye ülke sayısı artmamasına rağmen AB’nin sınırları genişledi ve nüfusu arttı. 1995′te Avusturya, Finlandiya ve İsveç, 2004′te Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya 2007′de ise Bulgaristan ve Romanya birliğe üye olmuştur.
Türkiye, Hırvatistan ve Makedonya’da aday ülkelerdir. Ocak 2009’da müstakil bir devlet bakanı Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri yürütmek üzere baş müzakereci olarak görevlendirilmiştir. Türkiye müzakerelere (görüşmelere) devam etmektedir.
ü 11 Eylül 1959: AET Bakanlar Konseyi Ankara ve Atina’nın ortaklık başvurularını kabul etti.
ü 27 Mayıs 1960: Türkiye – AET ilişkileri donduruldu.
ü 12 Eylül 1963: Türkiye ile AET’yi Gümrük Birliği’ne götürecek ve tam üyeliği sağlayacak olan Ortaklık Anlaşması (Ankara Anlaşması) imzalanmıştır.
ü 13 Ocak 1972: Ortaklık Anlaşması’nın Topluluğa katılacak yeni ülkelerce de kabulünü sağlayacak Türkiye – AET müzakereleri başlamıştır.
ü 22 Ocak 1982: Avrupa Topluluğu, Türkiye ile ilişkilerini dondurma kararı almıştır.
ü 16 Eylül 1986: Türkiye-AET Ortaklık Konseyi toplanmış, böylece dondurulmuş bulunan Türkiye – AET ilişkilerinin canlandırılması süreci başlamıştır.
ü 14 Nisan 1987: Türkiye, AT’ye, tam üye olmak üzere müracaat etmiştir.
ü 1 Ocak 1996: Türkiye ile AB arasında sanayi ve işlenmiş tarım ürünlerinde gümrük birliği yürürlüğe girmiştir.
ü 11-12 Aralık 1999: Helsinki’de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi zirve toplantısında Türkiye’ye adaylık statüsü tanınmıştır.
ü 28 Haziran 2002: Avrupa Birliği ile Türkiye arasında topluluk programlarına katılımın genel ilkelerini belirlemek üzere imzalanan Çerçeve Anlaşma, 28 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
ü 16-17 Aralık 2004: AB Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyinin Brüksel’de yapmış olduğu zirve toplantısında, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yeterli ölçüde karşıladığına karar verilmiş ve 3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelere başlanması öngörülmüştür.
ü 12 Haziran 2006: Türkiye ile AB arasında üyelik müzakereleri başlamıştır.
ü Türklerle Avrupalılar arasındaki ilişkiler uzun bir geçmişe sahiptir. Balkanlara geçmelerinden itibaren Türkler Avrupa’nın bir parçası haline gelmiştir. Osmanlı Devleti ile Avrupa ülkeleri arasındaki karşılıklı etkileşim yüzyıllar boyunca sürmüştür. Cumhuriyetin ilanından itibaren Avrupa ile olan ilişkiler Atatürk’ün barışçı politikaları çerçevesinde sürmüştür. Türkiye ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan yenidünya düzeni içinde Avrupa devletleri ile birlikte hareket etmiştir.
ü AB’nin kuruluşu 18 Nisan 1951′de Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda arasında Paris’te imzalanan antlaşmaya kadar uzanır. 25 Mart 1957 tarihinde Roma’da imzalanan anlaşmalarla resmen kurulmuştur. 7 Şubat 1992′de Hollanda’nın Manstricht şehrinde imzalanan Avrupa Birliği Antlaşması ile topluluğun adı Avrupa Birliği (AB) olmuştur.
ü Avrupa Birliği, Avrupa’nın ekonomik ve siyasi olarak bütünleşmesini hedeflemektedir.
1-Su:
Türkiye su zengini bir ülke değildir. Su, günümüzde en önemli enerji türlerinden biri olan elektrik üretiminde de önemli bir kaynaktır. Ülkemizde kurulan hidroelektrik santralleriyle elektrik üretilmektedir.
Türkiye bu alanda potansiyelinin % 20′sini değerlendirebilmektedir.
Devlet Su işleri (DSİ), su kaynaklarının değerlendirilmesi ve verimli bir şekilde kullanılması amacıyla projeler üretmektedir. DSİ ürettiği projeler ile 2030 yılına kadar su potansiyelinin tamamını değerlendirmeyi ve ülke ekonomisine yıllık 27,8 milyar dolar gelir sağlamayı amaçlamaktadır.
2- Petrol
Ülkemizde petrol arama ve üretimiyle Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) görevlendirilmiştir. TPAO son yıllarda yeni teknolojilerle petrol arama faaliyetlerine hız vermiştir. Özellikle son iki yılda denizlerde yapılan araştırma çalışmalarının sayısı 50 yılın toplamından daha fazladır.
Türkiye enerji ihtiyacının yarısına yakınını petrolden karşılamaktadır. Bu durum Türkiye’yi enerji bakımından dışa bağımlı hale getirmektedir.
Türkiye’nin öncelikli hedefleri arasında bu potansiyelin değerlendirilerek “21. yüzyılın Avrasya Enerji Koridoru” konumuna getirilmesi yer almaktadır.
3-Bor:
Türkiye, kimya sanayinin önemli ham maddelerinden biri durumunda olan bor madeni bakımından dünyanın en zengin yataklarına sahiptir. Dünyadaki bor rezervlerinin % 63′ü ülkemizde bulunmaktadır.
Bor madeni günümüzde, camdan elektroniğe, seramikten uzay teknolojisine, sağlıktan enerjiye, ahşaptan metalürjiye ve izolasyondan tarıma kadar yüzlerce alanda kullanılmaktadır.
Ulusal Bor Araştırma Enstitüsü (BOREN) kurulmuştur. BOREN endüstriyel uygulama amaçlı projelere gerekli desteği sağlamaktadır.
4-Toryum:
Türkiye’de toplam rezerv yaklaşık 380.000 ton civarındadır. Günümüzde toryumla çalışan ticari ölçekli bir nükleer santral bulunmamaktadır.
dünyadaki teknolojik gelişmelerin paralelinde ülkemizde de toryum tabanlı yakıt çevrimi konusundaki araştırma – geliştirme çalışmalarına devam edilmelidir. Bu amaçla Türkiye Atom Enerjisi Kurumu 2000 yılında Uluslararası Yenilikçi Nükleer Reaktörler ve Yakıt Çevrimi adlı projeye katılma kararı almıştır.
Bu proje ile tarım alanlarının sulanması ve enerji üretiminin artırılması amaçlanmıştır.
1970lerde temeli atılmıştır. 1989’da Başbakanlığa bağlı olarak kuruldu. Dünyanın 8. büyük projesidir. Bölgesel bir kalkınma politikasıdır.
Amacı; bölge kapsamına giren illerde; konut, sanayi, madencilik, tarım, enerji, ulaşım gibi hizmetler ile bölgeyi hedef alan araştırmaların yaptırılmasıdır. Projenin 2010da tamamlanabilir.
Atatürk Barajı, dünyanın 6. büyük barajıdır. Avrupa’nın ve Türkiye’nin en büyük barajıdır. Keban, Karakaya barajı bu gruba girer.
Fırat
a)Gaziantep b)Şanlıurfa c)Adıyaman d)Malatya
Dicle
a)Şırnak b)Batman c)Elazığ d)Diyarbakır
GAP’ın Faydaları:
1-Elektrik üretimi 2-İş imkânı 3-Sosyal ve kültürel gelişme
4-Ürün çeşitliliği 5-Turizm 6-Balıkçılık 7-Göçün artması
Türkiye bu doğalgazın Avrupa’ya taşınması için Yunanistan – İtalya – Doğalgaz Boru Hattı ve Bulgaristan, Romanya ve Macaristan üzerinden Avusturya’ya bağlayacak olan Nabucco Projesi’ni hayata geçirmeye çalışmaktadır.
Türkiye, kendi topraklarından geçen uluslararası enerji yollarının dünya siyasetinde etkisini artıracağını ve ekonomik kalkınmasına büyük katkı yapacağını bilerek 1990′lı yılların başından beri Azerbaycan petrolünü Akdeniz’e ulaştırmak için Bakû – Tiflis – Ceyhan Boru Hattı Projesi’ni gerçekleştirmeye çalışmıştır. Nihayet 2005 yılında tamamlanan boru hattı ile Azerbaycan petrolü Ceyhan’a ulaşmıştır.11 yıllık bir çalışmadır.
Kazakistan petrollerinin de bu hat ile taşınması konusunda anlaşmaya varılmasıyla bu hattın kapasitesi ve önemi artmıştır.
Bakû – Tiflis – Erzurum Doğalgaz Hattı Projesi
Azerbaycan petrolünün yanında doğalgazının da Türkiye vasıtasıyla Avrupa’ya taşınması için Bakû -Tiflis – Erzurum Doğalgaz Hattı Projesi tamamlanmış ve 2006 yılının sonunda Bakü’den Erzurum’a doğalgaz pompalanmaya başlanmıştır. Türkmenistan doğalgazının da bu yolla nakledilmesi söz konusudur.
Türkiye, enerji kaynakları bakımından dışa bağımlı bir ülke olmasına rağmen dünyada enerji kaynaklarının yaklaşık % 70′ini barındıran Orta Doğu ve Avrasya ülkelerinin komşusu durumundadır. Bu durum Türkiye’nin jeopolitik önemini artırmaktadır.
Petrol ve doğalgaza sahip olmak kadar bu kaynakları dünya pazarlarına ulaştırmak da önemlidir. İran, Irak, Rusya, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan gibi petrol ve doğalgaz bakımından zengin kaynaklara sahip ülkeler bu kaynakları ihraç edecek altyapıya sahip değiller. Hazar Denizi çevresindeki enerji kaynaklarının Avrupa’ya ve dünyaya taşınmasında Türkiye koridor görevi görebilecek bir konumdadır.
Türkiye, bazı do¤al kaynaklar açısından da zengindir. Bunların
arasında bor, boraks, trona, krom, toryum, linyit, taş kömürü gibi madenler ile günden güne hayati önem kazanan su kaynakları
yer almaktadır. Ayrıca ülkemiz dünyanın en büyük bor ve toryum rezervlerine sahiptir.
Madenleri aramak, rezervlerini ve özelliklerini tespit etmek için 1935‘te Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) kurulmuştur. Bulunan madenlerin devlet eliyle işletilmeleri için de 1935 yılında Etibank faaliyete başlamıştır.1954’te kurulan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) petrol ve doğalgaz arama, sondaj ve üretim faaliyetlerini sürdürmektedir
I. Körfez Savaşı
I.Körfez Savaşında Türkiye’nin Tutumu
II. Körfez Savaşı
II. Körfez Savaşında Türkiye’nin Tutumu
Körfez Savaşlarının Türkiye’ye Etkileri